Bu Blogda Ara

Konfüçyüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konfüçyüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2017

Çin Mektupları 33: Gerçeklik Arayışı Bağlamında Doğu ve Batı

Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki görünür farklar saymakla bitmez. Batı denince insanların aklına katı bir mantıksal sistem, rasyonalizmle yoğrulmuş zihinler ve bilimsel düşüncenin yuvası gelir. Doğu denince mistik tapınakları, öznesiyle yüklemi çelişen cümleler sarf eden uzun sakallı yaşlı bilgeleri ve hurafelerin modern yaşam tarzıyla el ele kol kola gezindiği toplumları hayal ederiz. Gerçi, internetin ve beraberinde gelen taşınabilir teknolojilerin hızlı gelişimi sayesinde son birkaç on yılda doğu toplumlarıyla batı toplumları arasındaki görünür farklar iyice kapanmış gibi görünse de temelde var olan bir takım ayrılıklar uzun bir süre daha doğuyla batıyı birbirinden ayrı tutacaktır. Bu yazıda batı ve doğu felsefelerinin gerçek ve gerçeklik kavramlarına bakışlarından yola çıkarak, nasıl olup da binlerce yıl öncesinden ciddi bir yol ayrımıyla işe başladıklarını inceleyeceğim.

Yalnız şunu söylemeden geçmeyeyim: Ne doğuda ne de batıda felsefe halkın genelinin yoğun ilgisini çekmiş bir disiplindir. Plato zamanında yaşamış sıradan bir Atinalı zerre kadar ilgilenmez bilginin kaynağıyla, tıpkı Tang Hanedanı zamanında yaşayan sıradan bir Çinlinin siyaset bilimiyle ilgilenmemesi gibi. Günümüzde de durum pek farklı değildir. Gerçek ya da gerçek olmayan halkın pek umurunda değildir. İnsanların büyük bir çoğunluğu geçim derdi, ailevi sorunlar, daha çok para kazanmak, sevgili edinmek gibi pratik konulara eğilim gösterirler. Bunların dışındaki sorunlar ikincildir ve sadece boş vakti / enerjisi olanlara hitap eder. Hatta gerçek olmayanın gerçek olmaması bile ihmal edilebilir çoğu zaman. Sekiz rakamı uğur getirmiyor olabilir, boynuna taktığın muska bir işe yaramıyordur belki, havai fişekler kötü ruhları uzak tutmayabilir, nehre saldığın kaplumbağa sana uzun ömür sağlamayabilir. Buna rağmen insanlar hurafelerin / akıldışı çözümlerin peşinden gitmekte ısrarcı olabilirler. Bu tutum irrasyonalizm değildir, bilakis çoğunluğun (geleneğin) kuralına uymak olarak da adlandırılabilecek kısa vadeli bir rasyonel davranıştır. Huzuru kaçırmamak, barışı korumak için konformist olmak halkın büyük bir çoğunluğu için ahlaki bir ilke halini almıştır. Dolayısıyla filozofların / bilim insanlarının ürettikleriyle halkın genelinin görüşünü birbirine karıştırmamak önemli bir koşuldur. Filozof soruların ağırlığına rağmen huzurlu yaşayabilir. Halk ise yanıtları sever. Ne kadar basitse o kadar kullanışlıdır o yanıt. Doğruluğu ya da gerçeklikle olan paralelliği apayrı bir konudur, avamın değil filozofun ilgi alanına girer.   

Batıda felsefe bir çeşit gerçek arayışıdır. Parmenides “Varlık nedir?” sorusunu sorar ve “Var olan vardır.” totolojisiyle yanıt verir. Maddenin ne olduğu sorusu da dâhil olmak üzere (ateş, su, toprak, hava) daha en başlarda felsefecilerin zihinlerini kurcalayan mesele gerçekliğin özü olmuştur. Herakleitos “Bir nehirde iki defa yıkanamazsınız.” derken yine gerçekliğin özünde var olduğunu iddia ettiği “değişim” kavramından bahsetmektedir. Sokrates, Plato (Eflatun) ve Aristotales üçlemesiyle Antik Yunan felsefesi ontolojiden (varlık sorunsalını inceleyen felsefi alan) uzaklaşıp, epistemolojiye (bilginin kaynağını sorgulayan felsefi alan)  kaymıştır. Artık felsefenin en temel sorusu “Kullandığımız ve başkalarına aktardığımız bilginin doğru ve güvenilir olduğunu nereden biliyoruz?” sorusudur. Burada her ne kadar ontolojiden bir sapma görülse de amaç yine gerçeklik (gerçek olanın dokusu) bilgisini teyit etmektir. Yani, “Gözümüzün önünde her saniye gerçekleşen bu evreni nasıl bileceğiz, ona nasıl vakıf olacağız, hatta bir sonraki adımda onu nasıl kontrol edeceğiz?” gibi sorular batı felsefesinin düşünürlerini yüzyıllarca meşgul etmiştir. Plato’nun mükemmel idelerinden Descartes’in katı rasyonalizmine, Locke’un deneyciliğinden Kant’ın uzlaşmacılığına kadar yüzlerce filozof bilginin kaynağı ve bildiklerimizin gerçeklikle ne derece örtüştüğü üzerine kafa yormuştur. Amaç doğayı anlamak, insanı anlamak ve en nihayetinde gerçeğe yaklaşmaktır. Gerçeklik kumaşının nasıl örülmüş olduğu sorusunun yanıtı pragmatik kaygıların üstündedir. En azından filozoflar için durum budur. Felsefe zamanla bilime evrildikçe pragmatik yanları da artmıştır.

Batı felsefesinin gerçeklikle olan bu sıkı fıkı ilişkisi tektanrıcı dinlerin bu felsefelerin yaygın olduğu topluluklarda daha çabuk kabul görmesini de sağlamıştır. Madem felsefeciler söz verdikleri gerçeğe bir türlü bizleri ulaştıramıyorlar, o halde kendisini gerçeğin ta kendisi ya da onun yeryüzündeki temsilcisi olarak gören kişinin peşinden gitmekte bir mahzur olmamalıdır. Hem yol daha kısadır hem de sözü verilmiş bir kesinliği vardır. Sonuç olarak tektanrıcı dinlerde Tanrı mutlak gerçektir. Evren onun bir yansımasından ibarettir. Varlığın anlamı ve amacı bu Tanrı’dan ibarettir. Dolayısıyla, tüm sorulara yanıt veren kolaycı yanlarıyla, felsefecilerden bir adım öndedir din adamları. Bu yüzden kesişim kaçınılmaz ve Aziz Augustine, Anselm, Gazali, İbn-i Tufeyl gibi pek çok filozof-din adamı inandıkları mutlak gerçekliğe felsefi bir altyapı hazırlama -ya da felsefi kuşkuculuktan inançlarını koruma- girişiminde bulunurlar. Hristiyanlığın ve İslam’ın Çin’de yayılamamasını da doğu felsefelerinin gerçeklikle kurduğu ilişki üzerinden çözümleyebiliriz. Bunun için önce doğuda ne var, onu görelim.

Doğuda felsefe ile siyaset bilimi iç içe girmiş iki disiplindir. Zaten filozof denilebilecek kişiler genelde saray civarında çalışmalar sürdüren eğitimli diplomatlardan başkaları değildirler. Dolayısıyla, filozofların amacı gerçekliğin ne olduğunu keşfetmekten ziyade halkın en iyi nasıl bir sistemle idare edilebileceğini bulmaktır. Toplumsal huzur, ya da bu aralar sıklıkla karşımıza çıkan sosyal harmoni kavramı, varılması ya da korunması gereken hedeftir. Konfüçyüs bilmediği veya asla bilinemeyecek konularda fikir beyan etmemiştir. Ölümden sonra ne olacağı kendisine sorulduğunda “Daha bu hayatı halledemedik, ölüme sıra asla gelmeyecek.” gibi bir yanıt vermiştir. Gözlemlenebilen evrenle ilgilenmiş, kendisinden önce gelen pagan geleneklere de ses çıkarmamıştır. Bugün Çin’de gördüğümüz pek çok dinsel tören aslında Konfüçyüs öncesi var olan ve zamanla değişmiş / evrilmiş / yeni gelen dinlerle karışmış pagan dinlerden kalmadır. Konfüçyüs, varlığı metafizik (dinsel veya seküler) kavramlar kullanarak anlamlandırmak yerine daha pozitivist bir yol seçerek huzurlu toplumu ve bu toplumun doğuracağı ahlaklı bireyi aramıştır. Esas olan insanların mutlu bir şekilde yaşamaları, aile kurmaları, karşılıklı sevgi ve saygıyı korumaları, otoriteye karşı itaatte kusur etmemeleri ve nesillerini sürdürmeleridir. Çin’in bağrından çıkmış bir diğer filozof olan Laozi de az çok Konfüçyüs’ünkine benzer konularla ilgilenmiştir. “İnsanın mutlu olması için yürümesi gereken yol (Tao) hangisidir?” sorusuyla çıkar yola. Alçakgönüllü olmayı ve sade yaşamı salık verir. Konfüçyüsçülük kadar ritüel sevdalısı değildir bu yüzden.  Buda ise aynı soruya farklı açıdan yaklaşmış ve ıstırabı yok etmek için gereken yöntemleri sıralamıştır. Dört Soylu Yöntem denilen bu öğretide; ıstırabın var olduğunu, onun nesnel bir nedeninin olduğunu, onu yok etmenin bir yolu olduğunu ve son olarak da Buda’nın kutsal yolu olan Darma’nın tek çözüm olduğu anlatılır. Asya dinleri içinde belki de gerçeklikle en fazla ilişki kurmuş olan din Hinduizm’dir. Hindu mitolojide evrenin, zamanın, varlığın, sonsuzun anlamları konusunda sayısız hikâye vardır.

Yukarıda sözünü ettiğim, tektanrıcı dinlerin doğuda pek yaygınlaşmaması konusunu tekrar ziyaret edelim. Filipinler (Hristiyan) ve Endonezya / Malezya (Müslüman) hariç diğer Asya ülkelerinde bu yayılma gerçekleşmemiştir. Bu üç ülkede de zaten misyonerler / tüccarlar gelmeden önce ciddi bir Konfüçyüsçü ya da Budist gelenek yoktur. Dolayısıyla tektanrıcı dinlerin kabulü çok daha kolay olmuştur. Öyle ki her üç ülkede de yüzyıllar önce Çin’den göç etmiş olan Çinliler Konfüçyüsçü geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler.
Kadim felsefelerin gerçeklikle kurdukları ilişkinin bir yansıması da bilim ve teknoloji alanında gerçekleşmiştir. Evrenin ne olduğunu, varlığın anlamını ve bilginin kaynağını sorgulayan batı felsefesi doğal süreç içerisinde kısır döngülere neden olan salt kuşkuculuktan kurtulup, gözlem ve deneyin rehberliğinde aklın saltanatını kabul etmiş ve böylece bilimsel gelişmelerin önünü açmıştır. Tabii ki batıda bilimin gelişmesini sadece felsefi temellere dayandıramayız. Coğrafi keşifler sonucunda sömürülen topraklardan Avrupa’ya aktarılan kaynakların etkisi azımsanmayacak düzeydedir. Tarihsel materyalizmle çözümlenebilecek pek çok başka nedeni de vardır batıda bilimsel devrimin oluşumunun. Yine de temelde var olan gerçeği bulma ve anlamlandırma kaygısı, özellikle o devirde düşünmek ve yazmaktan başka pek bir işi olmayan üniversite filozofları (Aydınlanma çağına kadar bilim insanlarına da filozof deniyordu.) için bulunmaz bir motivasyon kaynağı olmuştur.
Doğuda ise göreceli müreffeh yaşama rağmen bilim değil de günlük hayatı kolaylaştırıcı teknoloji gelişmiştir. Pusulayı, kâğıdı, barutu (havai fişekler için), ipeği, porseleni, baskı makinesini (bir çeşit matbaa) ve daha pek çok şeyi keşfeden Çinliler bu buluşların altında yatan bilimsel ilkeleri inceleyip çok daha karmaşık sistemler geliştirmemişlerdir. Çünkü çocukluktan beri öğretilen felsefe ahlaklı birey ve huzurlu toplum arayışını salık vermektedir. Eğer icat edilen bu yenilikler sözü edilen arayışlara yanıt verecekse üzerinde çalışmaya değerdirler. Aksi halde bu yenilikler birer ticari meta olmanın ötesine geçemezler. Yüzyıllar boyunca Çin, batı dünyasına kendi topraklarında ürettiği bu ürünleri pazarlamış ve sömürü dönemine kadar zengin bir ülke olarak kalmıştır. Bunun yanında batıda ise Galileo, yüksekten bırakılan taşların yere düşme sürelerinin kütlelerine bağlı olmayacağı gibi görünüşte gereksiz bilgilerin peşinde koşmaktaydı. Çünkü kütle, zaman, uzaklık, nedensellik gibi metafizik kavramlar gerçekliği anlamanın önemli bir yanını oluşturmaktadır. Başlangıçta çok bariz olmayabilir ama teknoloji eninde sonunda bilimi takip edecektir.

Peki, batı ve doğu felsefelerindeki bu ayrımın günümüzde de gözlemlenebilen bir tezahürü var mı? Bu soruyu yanıtlamak zor çünkü yukarıda da sözünü ettiğim gibi gelişen iletişim teknolojileri doğu-batı ayrımını coğrafi bir düzeye indirgedi. Bugün Şanghay’ın doğu mu batı mı olduğunu ilk bakışta söylemek neredeyse imkânsızdır. Buna rağmen şöyle bir açılımdan, daha doğrusu anlaşmazlıktan yola çıkarak ortaya atılacak bir hipotezden bahsedebiliriz. Günümüzde batılıların Çin’i eleştirirken akıllarına ilk gelen şeylerden birisi Çin’in sansür politikasıdır. Batıya göre –ilkesel olarak- insanların gerçekleri ne pahasına olursa olsun öğrenmeye hakları vardır. Çin ise böyle düşünmemektedir. Halk çok çabuk bir şekilde galeyana getirilebilir, kışkırtılabilir. Çoğu zaman da gerçek olmayan haberlerle yapılabilir bu. Haber gerçek de olsa, eğer toplumsal bir infiale neden olacaksa, insanların canlarına ve mallarına zarar gelecekse, kısacası Çin halkının en kutsalı olan toplumsal huzur bozulacaksa o haberin yayılmasına gerek yoktur. Sansürlenmelidir.  Kısacası batıda huzur yeri geldiğinde gerçek ya da gerçeği bilme özgürlüğü için kurban edilir. Doğuda (Çin’de) ise gerçek yeri geldiğinde huzur için kurban edilir. Gerçek, devletin (otoritenin) yarattığı, halkın bilmesi gerektiği kadar olandır. Bu sadece son altmış yetmiş yıllık bir şey değildir Çinliler için. Tarih boyunca devlet ya da saray, kendisi dışındaki tüm otoriteleri kendisine düşman bilmiş ve ilk fırsatta onları yok etmiştir. En başa, ilk imparator Çin Şı Huang Di’ye kadar giden bir siyasettir bu. Kitapları yaktırıp, duvarları yükselten imparator olarak bilinen Çin Şı Huang Di, aynı zamanda Çin tarihindeki en acımasız sansür politikalarını uygulamıştır. Bunun karşılığında, yani bu saklamanın bir getirisi olarak, devlet halkı için kutsal bir baba rolünü eksiksizce yerine getirmek zorundadır. “Gerçeği bu kadarıyla öğreneceksin ama karşılığında sana huzuru, aileni, işini, servetini bağışlıyorum.” der. Böylece halkın tepkisi engellenmiş olur. “Devlet benim için en iyisini yapacaktır.” görüşü hâkim olması istenilen görüştür. Gördüğüm kadarıyla sansürden şikâyet eden çok fazla insan yok burada. “Ulaşabildiğim bilgi bana yetiyor.” diyen kitle her geçen gün biraz daha büyüyor. Karnım tok, işim var, ailemin sağlığı yerinde, internet hızlı, bana ne gerçeğin ne olduğundan!
Doğuda sansür var da batıda yok mu? Orada da var, hatta günümüzde Çin’in ekonomik başarısını gören pek çok ülke benzeri sansür politikalarını kendi ülkelerinde uygulamaya çalışıyorlar ama başaramıyorlar ya da ciddi tepkilerle karşılaşıyorlar. Aynı başarıyı gösterememelerinin nedeni de aslında doğu felsefesiyle batı felsefesinin şekillendirdiği vatandaşların farklı olması. Bireysel özgürlüğün –gerçek olana erişimin vatandaşlık hakkı olması- toplumsal istikrarın önüne konduğu coğrafyalarda Çin’in yaptığını yapmak neredeyse imkânsızdır. Ayrıca Çin’de devletin yaptığını batıda büyük yayın şirketleri, üretimde sözü geçen dev holdingler yapıyor. Devlet de buna, kendisine para kaynağı sağlayanların desteğini yitirmemek için göz yumuyor. Aradaki tek fark Çin musluğu en tepeden kapattığı için çok az sızıntı ulaşıyor aşağılara. Batıda ise rastgele tutumlardan, çıkar ilişkilerinden ve seçilememe kaygısından dolayı azınlık denilebilecek bir kitle gerçek bilgiye zor da olsa erişebiliyor. Eriştiklerinde de sessiz kalmıyorlar. Yaygarayı basıyorlar. Sonrası da daha çok istikrarsızlık ya da kargaşa. Görünen o ki ne batıda üretilen reçeteler doğuda tam anlamıyla işlevselliğini koruyabiliyor ne de doğuda üretilenler batılı siyasetçilerin dertlerine çare oluyor. Farklı felsefi anlayışlarla şekillenmiş kültürler ve bu kültürlerin rahminde doğup büyümüş halklar kolay kolay değişmiyorlar.
Gereğinden uzun ve biraz da düzensiz bir yazı oldu. Kendimi istediğim gibi ifade edebildiğimi sanmıyorum ama olsun. Eksiğiyle gediğiyle, bu da böyle kalsın. 

Kipling'in dizeleriyle bitireyim:
Oh, East is East and West is West, and never the twain shall meet,
Till Earth and Sky stand presently at God's great Judgment Seat;
But there is neither East nor West, Border, nor Breed, nor Birth,
When two strong men stand face to face, though they come from the ends of the earth!

31 Mayıs 2014

Çin Mektupları 26 - Guan Li

Dün akşam evin yakınlarında bir yerde arkadaşlarla muhabbet ederken telefonuma gelen mesajla haberim oldu bu sabah gerçekleşecek olan törenden. Öğrencilerimden birisiydi mesajı gönderen ve üzerimde adımın yazılı olduğu bir davetiyeyle, beni, ertesi günün sabahında, okulun çok da uzağında olmayan Konfüçyüs Tapınağına çağırıyordu. Eve gidince biraz araştırma yaptım Çin’deki Ergenlikten Yetişkinliğe Geçiş Törenleri hakkında. Erkek çocukları için yapılana Guan Li, kız çocukları için yapılana Ji Li deniliyor. Literatürde genel olarak Guan Li adıyla geçince her iki cinsi de kapsadığı kabul ediliyor. Buradaki “Li” sözcüğünün Konfüçyüsçü metinlerde sıklıkla karşımıza çıkan ve Antik Yunanlıların “telos” diye adlandırdıkları, “ilke, amaç, yol, rasyonalite, ırmak yatağı” gibi anlamlara geldiğini belirteyim.

Tapınağın avlusunun kullanılmayan kısmı. 
Törenin yapılma amacı ergenlik çağını geride bırakan çocuğun, kendisini o günlere getiren anne babasına teşekkür etmesi ve sorumluluk sahibi bir birey olarak topluma karışması olarak özetlenebilir. Alabildiğine simgesel olan bu tören, doğal olarak ergenin zihninde herhangi bir devrime yol açmıyor. Yapılan şey daha çok, anne babanın çocuğuna “Sen artık bir çocuk değilsin, bundan sonra kararlarının ve eylemlerinin sonuçlarına kendi başına katlanacaksın.” gibisinden bir mesaj vermesi. Benzeri törenleri farklı kültürlerde de görebiliyoruz. Örneğin Japonya’daki Genpuku törenleri, Tayland’daki Bu’at törenleri benzer amaca hizmet etmektedirler.


Tören başlamadan önce. Anne babalar yerlerini almışlar. 
Tayland’dayken bir defa izleme olanağı bulmuştum Bu’at törenini. Genç erkek ailesi ile birlikte tapınağa gider, saçları ve kaşları rahiplerin duaları eşliğinde tıraş edilir. Ardından da bir ay sürecek olan tapınak hayatı başlar. Taylandlı halkın bu törenler ve devamında gelen tapınak hayatı için kullandıkları sözcük “pişmek” ya da “olgunlaşmak”tır. Tıpkı bizdeki sûfi dergahlarında çiğ olan insanın, şeyhin rehberliğinde pişip (Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözleri geliyor akla hemen.) hakiki insan olması gibi, Taylandlı Budist genç de bir ay tapınakta kalır; pişer, topluma karışmaya ve özellikle evlenip baba olmaya hazır hale gelir. Gerçi kentlerde yaşayan gençler için bu bir aylık süre, işten güçten ayrı kalmak anlamına geldiği için, bir haftaya indirilmiştir. Bildiğim kadarıyla minimum süre üç gündür.


Yakamıza taktığımız fuların üzerindeki amblem
Çin’deki törenler daha çok eğitimsel bir dönüşümü simgeliyor, çocuğun bir okulu bitirmesi ya da başka bir kente okumaya gitmesi gibi anne babayı hem gururlandıracak hem de ayrılıktan dolayı üzecek geçişlerden öncesinde yapılıyor. Konfüçyüs’ün klasik eğitime verdiği önemi düşünürsek, böylesi bir törenin aileler için ne kadar anlamlı olabileceğini daha iyi kavrayabiliriz. Gerçi bu törenlerin aslında Çin’de yeni yeni moda olmaya başladığını da belirtmekte yarar var. 20. yüzyıl boyunca çok da rağbet gören bir kutlama değilmiş Guan Li ve Ji Li. Bu unutuluş, Mao’nun “eskiye ait ne varsa yıkalım” ilkesine bağlanabileceği gibi modernizmin kendisinden önceki gelenekleri müzeleştirme ve toplumsal hayattan silme gücüne de bağlanabilir.

Erkek öğrenciler tapınaktan çıkıp, törenin yapılacağı avluda yerlerini alıyorlar. 
Bazılarına göre, Yetişkinliğe Geçiş Töreni, son on – on beş yılda, özellikle Hanfu hareketi tarafından teşvik edildiği ve Han milliyetçileri tarafından şov haline getirildiği için günümüz Çinlileri tarafından rağbet görmektedir. Hanfuculara göre; sokaklarda, iş yerlerinde, okullarda; Mançurya kökenli Çing hanedanlığının üç yüz yıla (1644 – 1912) yakın süren yönetimi sırasında yasaklamış olduğu Han ve öncesine ait geleneksel kıyafetler giyilebilmelidir. Böylesi bir teklif, doğal olarak adında “Halk Cumhuriyeti” geçen ve elli altı ayrı halktan oluştuğunu iddia eden bir ülke için kolay yutulabilecek bir lokma değildir. Örneğin; 2008 olimpiyat oyunlarının açılış ve kapanış törenlerinde hanfu kıyafetleri giyilmesi önerilmiş ama bu öneri Çin Olimpik Komitesi tarafından, “Hanfu Çin’deki elli altı etnik gruptan sadece birisidir.” denilerek reddedilmiştir.

Kız öğrenciler tapınaktan çıkıp, törenin yapılacağı avludaki yerlerini alıyorlar.
Gelelim törene. Sabah erkenden kalktım ve tapınağa gittim. Çanco’nun merkezinde, sinema ile kilise binalarının arkasında bir yerde, sessiz sakin bir mekan Konfüçyüs Tapınağı. Daha önce ziyaret ettiğim Tianning Tapınağına kıyasla çok daha küçük ve mütevazi bir görünümü var. Turistik bir yer olmadığı belli. İçeri girince gölgelik bir yere sığındım. Benden sonra diğer yabancı ve Çinli öğretmenler de gelince hep birlikte bize gösterilen rahat sandalyelere oturduk. Sandalyelere rahat diyorum çünkü anne babalar avlunun doğu ve batı duvarları boyunca sıralanmış olan tahta taburelere oturdular. Hem törenin gerçekleşeceği tapınağın ana kapısına uzaktaydılar hem de sandalyeleri bizimkiler gibi rahat değildi. İster istemez aklıma gelmedi değil, “Acaba, biz öğretmen olduğumuz ve Konfüçyüsçü öğretide öğretmen, bireyin hayatında çok önemli bir yer tuttuğu için mi bize bu kadar teveccüh gösteriyorlar?” diye.

Öğrenciler anne babalarının gelip, cüppelerini giydirmelerini bekliyorlar.
Tören tapınağın avlusunda yapılacak. Avlunun doğu kapısı töreni düzenleyen görevliler tarafından tutuluyor. Misafirler batı kapısından girip çıkabiliyorlar. Avlunun ortasına yirmi iki tane minder konmuş. Törenin öznesi olan öğrenciler, geniş merdivenlerle çıkılıp, yüksek kapıdan geçilerek girilen tapınağın içinde, tören için gerekli hazırlıkları yapıyorlar. Doğu kapısının dışında da törende görevli olan diğerleri var. Avlunun iki yanında da anne babalar oturuyor. Çocuklara en yakın olanlar onlar. Biz öğretmenler merdivenlerin bittiği yerdeyiz ama köşede kaldığımız için ve önümüzde foto-muhabirler dolandığı için görüşümüz arada bir kısıtlanıyor. Bu arada biz öğretmenlere üzerinde Çince olarak törenin adı yazılı mavi fularlar veriyorlar. Aynı fularları anne babalar da takmışlar. Öğrencilerimden birisinin annesi (JK’nin annesi) gelip benim fularımı yakama iğneliyor.   

Bir baba kızının kuşağını takarken. Anne de arkada kızının cüppesini düzeltiyor.
Kısa bir beklemeden sonra yavaş yavaş müziğin sesi yükseliyor, tören görevlileri doğu kapısından girip yerlerini alıyorlar. Onların ardından anne babalar giriyorlar doğu kapısından. Sonrasında da, tapınağın ana kapısı açılıyor ve on kız, on iki erkekten oluşan öğrenci grubu merdivenlerden aşağıya inip avluya geçiyor. Erkekler mavi beyaz bir elbise giymişler, kızlar ise pembe beyaz. Hepsi ağır adımlarla ilerleyip –zaten hızlı yürüyemezler bu elbiselerle-, minderlerin üzerine bağdaş kurarak oturuyorlar. Okul müdürü kısa bir konuşma yapıyor. Ardından tören başlıyor.

Oğullarına cüppelerini giydiren anne babalar.
Anne babalar ellerinde uzun beyaz bir cüppeyle çocuklarının yanına geliyorlar ve çocuklarına bu yeni cüppeyi, daha önceki elbisenin üzerine giydiriyorlar. Bu cüppeler daha çok mezuniyet törenlerinde profesörlerin giydiği; kolları geniş cüppelere benziyor. Erkekler cüppelerin üzerine bordo bir kuşak bağlıyorlar. Bu bordo kuşağın üzerine de kırmızı bir ip. Kızların cüppesi pembe çiçeklerle süslenmiş. Onların bellerine de pembe bir kuşak, ardından da bu kuşağın üzerine kırmızı bir ip bağlanıyor. Törenin simgeselliğinden yola çıkarak bu cüppeleri anlamak zor değil sanırım. Tapınaktan çıkan ergenler, bu cüppeleri giyerek ergenliğin üzerine erginliği eklemiş oluyorlar. Artık ergen tavırlarını, ergen başıboşluğunu ve sorumsuzluğunu bir tarafa bırakıp olgun birer erişkin gibi davranmaya başlayacaklar.

Oğlunun kepini giydiren anne baba
Anne babalar çocuklarının cüppelerini giydirdikten sonra eski yerlerine geri dönüyorlar. Ardından bir çift tapınağın ana kapısına yürüyor ve kapının önünde kendileri için hazırlanmış olan sandalyelere oturuyor. Onlar oturduktan sonra da oğulları avluda oturduğu minderden kalkıp, ağır adımlarla merdivenleri çıkıyor, anne babasının önünde secdeye gidiyor. Yalnız secdeye gitmeden önce belli adımları takip etmek zorunda. Önce dizlerinin üzerine oturuyor. Anne babası oğlunun başına siyah bir kep giydiriyor. Çocuk kepi giydikten sonra ayağa kalkıyor, kollarını açıp kendi ekseni etrafında 180 derece dönüyor. Bu anda yüzü bize dönük. Birkaç saniye bu şekilde durduktan sonra 180 derece daha dönüp, daireyi tamamlıyor. Anne babasının önünde secdeye gidiyor. Secdeden kalktıktan sonra anne babasıyla birlikte merdivenlerden aşağıya iniyor ve eski minderine oturuyor.


Kız öğrenci, anne babası karşısında secdeye gitmeden hemen önce
On iki erkek tek tek bu ritüeli gerçekleştiriyorlar. Ardından sıra kızlara geliyor. İnsan bu arada “Neden kızlar erkeklerden sonraya bırakılmış? Bari sırayı karıştırıp, ayrımcılığın önüne geçseydiniz! Bir erkek bir kız gitseydi. O kadar Neo-Konfüçyüsçü geçiniyorsunuz, bunu akıl edemediniz mi?” demeden edemiyor tabii. Zavallı kızlar güneşin altında, iki üç kat elbiselerin içinde, şapır şapır terliyorlar. Neyse ki hızlı ilerliyor tören, aksamadan, saat gibi.


Kollarını iki yana açmış erkek çocuk. 
Kızlar da birer birer, tıpkı erkekler gibi merdivenleri tırmanıyorlar, anne babalarının önünde secdeye varıyorlar. Yalnız bu secdeden önce kızların başına kep giydirilmiyor, saçının topuzuna başı süslü uzun bir toka –yemek çubuğunu andıran bir şey- geçiriliyor. Secdeden sonra kız çocuğu da anne babasıyla birlikte minderine dönüyor.
Bütün çocuklar secde ritüelini tamamladıktan sonra sıra öğretmenlere saygıya geliyor. Yabancı ve Çinli öğretmenler sandalyelerimizi merdivenlerin önüne taşıyoruz ve oturuyoruz. Arkamız tapınağa dönük, yüzümüz öğrencilere. Çocuklar oturdukları minderlerden ayağa kalkıp, önümüzde üç defa rükuya gidiyorlar. Biz yerimize geçtikten sonra da önlerindeki metinleri okumaya başlıyorlar. Sonradan öğrendiğime göre bu metin binlerce yıllık geçmişe sahip Konfüçyüsçü bir ant. Anne babaya saygıda kusur etmeyeceklerine, topluma yararlı bir insan olacaklarına, Konfüçyüs’ün öğretilerine sadık kalacaklarına dair hep bir ağızdan ant içiyorlar.

Kız öğrencinin saçının topuzuna takılan uzun toka. 
Söz verme ritüeli de bitince tören resmi olarak bitiyor. Önce bir alkış kopuyor ailelerin olduğu yerden. Ardından çocukların son bir saattir, sıcaktan ve can sıkıntısından dolayı somurtan yüzleri gülmeye başlıyor. Çocuklar ayağa kalkıyorlar, kimisi anne babasının yanına gidip fotoğraf çektiriyor, kimisi bizim yanımıza gelip elimizi sıkıyor. Yirmi dakika kadar sürecek bir bayram havası yaşanıyor avluda.

Ben tapınaktan ayrılıp eve doğru pedal çevirirken düşünüyorum bu töreni ve getirdiklerini. Anne babaya saygı güzel bir şeydir ama Çin gibi geleneği otorite kurmak için kaçırılmaz bir fırsat olarak gören ülkelerde bu güzel şey rahatlıkla su-i istimal edilebilir. Öyle ki Çin’de birey kavramı Konfüçyüsçü saygı kavramı yüzünden bir türlü olgunluğa erişememektedir. Anne babaya saygısızlık yapmayacağım diye pek çok genç geleceklerinden, hayallerinden ödün vermek zorunda bırakılıyor.

Ant içme töreni
Örneğin, birkaç gün önce karşılaştığım öğrencim T. Felsefeye, psikolojiye ve sosyolojiye çok meraklı olan T sürekli bu konularda kitap okur, hatta zaman zaman benimle tartışır. Kafede sıra beklerken gördüm kendisini ve sordum; ne okuyacaksın üniversitede?. Yanıt “İş idaresi”. Yani iş adamı olacak ya da babasının şirketini devam ettirecek. Ben şaşırıyorum tabii, felsefe, antropoloji, sosyoloji gibi bir yanıt beklediğim için. Neden diye soruyorum yanıtı az çok tahmin etsem de. “Annem babam öyle istiyorlar.” diyor. Tamam; sosyal bilimlerden mezun olan bir insan kolay kolay zengin olamaz ama insan çok para kazanmak için de istemediği bir bölümde okumaz ki! Maalesef öğrencime hiçbir tavsiyede bulunamıyorum. “Umarım, yüksek lisansını ya da doktoranı sevdiğin bir alanda yaparsın.” diyorum. Utangaç bir gülümseme beliriyor yüzünde, umutsuzca dudaklarını büküyor. O da biliyor anne babasına asla karşı gelemeyeceğini, okulu bitirince iş hayatına atılacağını ve hiçbir zaman sevdiği konularda okuma ve araştırma yapmak için yeterli zamanı bulamayacağını…  


Yukarıdaki videoda anne baba karşısında secdeye varan çocuğu ve tüm ritüeli izleyebilirsiniz. 

Aklıma ister istemez Halil Cibran’ın anne babalara verdiği öğütler içeren şiiri geliyor. Antoloji.com sayfasında buldum çevirisini ama çeviren kişi adını yazmamış.

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

İngilizcesi de çok güzel. Bildiğim kadarıyla Halil Cibran “The Prophet” kitabını doğrudan İngilizce yazdı. Aşağıdaki şiir çeviri değil yani.

Your children are not your children.
They are the sons and daughters of Life's longing for itself.
They come through you but not from you,
And though they are with you yet they belong not to you.

You may give them your love but not your thoughts,
For they have their own thoughts.
You may house their bodies but not their souls,
For their souls dwell in the house of tomorrow,
which you cannot visit, not even in your dreams.
You may strive to be like them,
but seek not to make them like you.
For life goes not backward nor tarries with yesterday.

You are the bows from which your children
as living arrows are sent forth.
The archer sees the mark upon the path of the infinite,
and He bends you with His might
that His arrows may go swift and far.
Let your bending in the archer's hand be for gladness;
For even as He loves the arrow that flies,
so He loves also the bow that is stable.

Khalil Gibran


* Yazıda geçen fotoğrafların bazılarını ben çektim ama konumumdan dolayı benim çektiğim fotoğraflar pek net değiller. Bu yüzden AP Merkezi müdürümüz Michael Larsen'dan ödünç aldığım fotoğrafları kullandım. Kendisine buradan bir kere daha teşekkür ediyorum. (Thanks to Mr Michael Larsen for letting me use the photos he has taken during the ceremony.)

Kaynakça:








Diğer resimleri de aşağıya ekliyorum:






C14'den Ryan ve ben. Umarım hayal ettiğin gibi  iyi bir aktüer olursun. 


29 Mayıs 2014

Çin Mektupları 25 - Kang Yauvey

Kang Yauvey1: Konfüçyüsçülüğün Martin Luther’i mi yoksa Kültürel Milliyetçiliğin Babası mı?

J. D. Spence, yirminci yüzyıl Çin tarihini anlattığı The Gate of Heavenly Peace adlı kitabını, Kang Yauvey’in Japonya’dan Çin’e yaptığı gemi yolculuğu sırasında, Japon askerlerin Çin bandralı gemiyi aramak için gemiye girmeleri olayıyla başlatır. Yıl 1895’tir. Çin, Japonya’ya yenilmiştir ve barış adı altında masaya konan tüm koşulları kabul etmek zorunda kalmıştır. Ülkesinin bu acınacak durumu Kang Yauvey’e çok ağır gelir, kendisini ve halkını hakarete uğramış görür. Guangşi (Guangxi) okulundan öğrencilerine verdiği derste ülkesini, zamanın Osmanlı İmparatorluğuna benzetir. İkisi de büyük ve hasta milletlerdir. Her ikisi de gururlu bir tarihe sahip olmalarına rağmen dış güçlerin elinde oyuncak olacak kadar zayıflatılmışlardır.



Kimdir Kang Yauvey? Kimilerine göre Konfüçyüsçülüğü reforme edip, onu modern zamanlara uyarlamak isteyen bir Martin Luther, kimilerine göre dini kendi kişisel amaçları uğruna kullanan bir fırsatçı şarlatan, kimilerine göre din ile millet kavramlarının arasındaki ince nüansı kullanarak Çin kimliği konusunda yeni açılımlar yaratmak isteyen bir kültür milliyetçisi, kimilerine göre ise Eflatun, Campanella, Moore, Gillette silsilesinin son ütopyacısı. Bu yazıda Kang’ın bu tanımların hem hepsine birden uyduğunu hem de hiçbirine tam olarak uymadığını savunacağım.

İlk Yıllar

1858 yılında, Guanşi eyaletinin Nanhai kentinde doğuyor. Küçük yaşlarda Konfüçyüsçü klasik eğitimle tanışıyor. On bir yaşında babasını kaybedince dedesinin himayesinde eğitimine devam ediyor. 1876 yılında merkezi devlet sınavlarında başarısız olunca sekiz-kademeli klasik deneme yazım yöntemine karşı çıkıyor ve bu yöntemin gerçek Konfüçyüsçülükle bir ilişkisi olmadığını iddia ediyor. Böylece bir ömür boyu sürecek muhalif karakterinin2 ilk tohumları ruhuna serpilmiş oluyor. Bu muhalif karakterin ortaya çıkışında, Konfüçyüs yorumlarını değil de doğrudan eski Konfüçyüs metinlerini kendisine okutan öğretmeni Zhu Chiqi’nin rolü büyük. Yıllar sonra öğretmeni hakkında şunları yazıyor Kang:

Geçmişte yaşamış azizlerin yaşam felsefelerinin özünü öğrenmem ve insanları kendimi sevdiğim gibi sevebilmeyi özümsemem için Han ve Song dönemlerinin öğretilerini bir tarafa bıraktı ve doğrudan Konfüçyüs’e başladı. Sığınacak yer arayan bir gezginin güzel bir hana yerleşmesi ya da doğuştan kör birisinin ışığı ilk defa deneyimlemesi gibiydi durumum. O zaman anladım ki otuz yaşıma gelmeden yeryüzündeki tüm kitapları okuyup bitirebilirim. Ardından kendime hayatta bir yer edinip dünyayı yeni baştan şekillendirmeye başlayabilirdim. Böylece vaz geçtim sırf sınav geçip zengin olmak için yazılan denemelerden. Kendimi geçmişte yaşamış büyük dimağların yanında görmeye başladım. Yüksek erdeme sahip bir azizin başka insanlara örnek olacağı gerçekten çok doğruydu.

Manevi Uyanış

1877 yılında dedesini de elim bir kazada kaybedince dünyası baştan aşağı sarsılıyor. Kendisini iyice Budist sutralara ve klasik metinlere veriyor. Hatta evinden uzaklarda bir tapınağa kapanıp aylarca kimseyle görüşmüyor, tüm vaktini dinsel metinleri anlamaya ve dışarıda kendisini bekleyen vahşi dünyayı kavramaya harcıyor. Bu münzevi hayat3 tarifi olanaksız bir özgüven getiriyor genç Kang’a. Kendisini “sıradan insanların önünde ayakta duran, başı gökleri delen bir lider” olarak görmeye başlıyor. Bununla da kalmıyor tavan yapan özgüveni. Kendisini geçmişte yaşamış tüm büyük liderlerle ve azizlerle aynı kaderi paylaştığını düşünmeye başlıyor. Daha sonra yazdığı satırlarda şu ifadelere rastlıyoruz.


 “Tam bir ay boyunca her gece uyanık kaldım, zihnimin özgürce gezinmesini sağladım. İnsanlığın en büyük kederlerini ve en büyük sevinçlerini hayal ettim. Sık sık cenneti ve yeryüzünü düşündüm. Önceleri şeytani düşünceler işgal ettiler zihnimi ama zamanla kâbuslar sona erdi ve ruhsal olarak aşkın (transcendental) bir olgunluğa ulaştım. İnsanların hayatlarında karşı karşıya kaldıkları zorlukları ve sefaleti düşündükçe, göklerin bana bu sorunlarla başa çıkmam için gerekli olan yeteneği ve zekâyı verdiğini düşündüm. Yüzümü insanlara dönmeye ve onların sorunları için çözümler üretmeye karar verdim. Bu bana verilmiş bir görevdi.”

Yirmi iki yaşındayken Xiqiao dağlarına gidip, hem oradaki doğal güzelliklerin zevkini çıkarıyor hem de Taoist ve Budist metinlerle daha derinden haşır neşir olma olanağını elde ediyor. O aylarda ruhunun bedeninin dışında nasıl da özgürce hareket eden üstün bir varlık olduğunu duyumsuyor. Bedeni için “bir cesetten farkı yok” tabirini kullanıyor yeri geldiğinde. Yine daha sonra yazdığı yazılarda o günleri şu şekilde anlatıyor:

Orada geçirdiğim her yeni günde; toplumun kurtuluşuna dair düşüncelerim daha bir pekişti, insanların huzuru hayatımın amacı oluverdi. Bu amaç için kendimi kurban vermeye hazırdım. Yardıma muhtaç pek çok dünya olduğu için ben, bana en yakın olan ve benim rahatlıkla bulabileceğim dünyayı kurtarmalıydım. Her gün yanlarına gidip, beni dinleyeceklerini umaraktan, bıkmadan usanmadan kendimi anlatacaktım.

Burada bir parantez açıp önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum. Kang’ın sözünü ettiği Konfüçyüsçülüğün batılıların “dışlamacı olmayan din” ya da kimi zaman “din değil, yaşam felsefesi” olarak algıladıkları kavram değildir. Kang, düpedüz Konfüçyüsçülüğün göksel/tanrısal yönünü kullanarak başarmak istiyordur Çin üzerinde gerçekleştirmek istediği yenilikçi hareketi. Çok baskın olmasa da Konfüçyüsçülükte de “tien”4 (gök ya da gök tanrı) kavramı vardır ve “tien li” sözcüğü “göklerin yasası” anlamına gelir. Bu mutlak güç kavramı Taoizm’de daha net görülür ve gücün aile ve kraliyetle temsil edilmesi Konfüçyüsçülükte sıklıkla rastlanılan bir durumdur. Bu ise bizi Konfüçyüsçülüğün aslında İbrahimi dinlerden sanıldığı kadar farklı olmadığı sonucuna götürür. 

Konfüçyüsçülükte de bir çeşit kurtuluş (salvation) önerilir ve bu kurtuluş için yapılması gerekenler genelde aileye saygı, otoriteye baş eğme, toplum düzenini bozmama gibi pasif eylemlerle özetlenir. İnsanın içsel yolculuğuyla toplumsal sorumluluğu arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bağın gücü kişinin klasik eğitimden aldığı payla ölçülür. Bu yüzden de Çin’de ahlaklı, topluma faydalı ve mutlu bir insan olmak için klasik Çin kültürünü / edebiyatını iyi öğrenmek şart koşulmuştur. Burada öğrenilen şey bilgi değildir, inançtır. Kang’ın içinde hissettiği ruhsal uyanış, bu tür bir dinsel uyanıştır.

Kang, 1879’da Hong Kong’a gidiyor ve orada gördüğü ihtişamla şaşkına dönüyor. 1842’den beri bir İngiliz sömürüsü olan Hong Kong’daki binaların güzelliği, yolların temizliği ve güvenlik güçlerinin pratikliği genç Kang’ın üzerinde çok olumlu etkiler bırakıyor. Hong Kong’un ardından Şanhay’ı ziyaret edince şaşkınlığı iyice artıyor ve bu iki kentteki gelişmişliğin kaynağını anlamak için batı uygarlığının temel taşı olarak sayılabilecek kitaplara yöneliyor. Özellikle bilimsel ve tarihsel kitapları okuyarak batının uygarlık basamaklarını nasıl hızlıca aştığını, Çin’in neden bu yarışta geri kaldığını anlamaya çalışıyor.


Tabii ki Çin’in geri kalmışlığını dile getiren ve bu konuda batıdan medet uman ilk düşünür değil Kang ama sunduğu çözüm önerisiyle diğerlerinden farklı bir konumda bulunuyor. Devrin ilerici düşünürleri ya imparatorluk sistemini reforme ederek batıyı yakalamayı öneriyor ya da sosyalist/sosyal bir devrimle imparatorluğa son verip yerine cumhuriyet/halk cumhuriyeti kurmayı öneriyorlar. Kang, bu iki öneriden birincisine yakın olmakla birlikte onun önerisi özde ciddi bir farklılık içeriyor. Kang’a göre Çin’in geri kalmışlığının nedeni Konfüçyüsçülüğün kendisi değil, yanlış uygulanıyor olması. Gerçek Konfüçyüsçülük zaten içerisinde ilerici dinamikleri barındıran bir sistemdir. Bu yüzden eğer Çin batı uygarlığıyla arasındaki uçurumu kapatmak istiyorsa bunu özlerine dönerek, yani Konfüçyüsçülüğü bin yıllık süreç içerisinde üzerine sülük gibi yapışan siyasi değerlerden temizleyerek yapacaktır. Bir çeşit laiklik denilebilecek bu yöntemle Kang, alışılmış laikliklerin tersine “dini devletten korumaya” çalışıyor. Dinin üzerindeki devlet örgüsünü kesip attıktan sonra elde edeceği saf Konfüçyüsçülükle topluma istediği şekli vereceğine inanıyor. Kang bu düşüncelerle,1800’lü yılların ortasından itibaren, ruhsal dönüşümünden elde ettiği gücü ve etkiyi Çin’in toplumsal reformu için harcamaya başlıyor.

 Manevi Uyanıştan Maddi Uyanışa Kanatlanma

1884-1898 yılları arasında Kang’ı pratik anlamda hayatın içinde görüyoruz. Eski mistik yaşantısını geride bırakmış, Çin’i değiştirmek için kolları sıvamıştır. Yapılması gereken ilk iş Konfüçyüsçülüğe bulaşmış olan otorite kaynaklı siyasi lekeleri temizlemektir. Kang’ın en sadık öğrencilerinden Liang Qichao’nun deyimiyle Konfüçyüs’ün bozulmamış olan öğretisi zaten “ilerici” öğeleri içerisinde barındırmaktadır ve tutuculuğa terstir. Bu yönüyle yapılması gereken şey Konfüçyüsçülüğü reforme edip, zamanın koşullarına uydurmak değil; bilakis aslına döndürüp özündeki ilerici dinamiği yakalamaktır. Kang’ın yapmak istediği şeyin, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl İslam düşünürlerinin  rücu (asla dönüş) diye adlandırdığı hareketle olan paralelliğini de gözden kaçırmamak gerekir. Bu noktadan bakınca Kang, bir nebze Cemaleddin-i Afgani’ye, ama daha çok Said-i Nursi’ye benzemektedir.



Kang öze dönüşü gerçekleştirirken yeni bir takım metinlere ihtiyacı olacağının farkındaydı. “Bir Yenilikçi Olarak Konfüçyüs” adını verdiği kitabıyla da bu eksiği gidermiştir. Bu kitapta Dong Zongshu gibi Konfüçyüs’e aşkın nitelikler yakıştıran düşünürlere yakınlık duyduğunu göstermiştir. Yani Konfüçyüs’ü sıradan bir bilge insan olarak değil de Musa, İsa, Muhammed gibi göklerden aldığı emirlere göre hareket eden bir peygamber olarak lanse etmeyi uygun görmüştür. Kang’ın batı uygarlıklarına duyduğu hayranlığın, onun Konfüçyüs’ü aşkınlaştırma girişiminde ısrarcı yapmıştır. Kang büyük bir olasılıkla aşkın olmayan bir dinin Çin gibi büyük bir milleti aynı çatı altında toplayamayacağını, toplasa bile bu durumun ya kısa zamanda çözüleceğini ya da diğerkâmlık, fedakârlık, şehitlik gibi batı dinlerinde temel olan ahlaki / toplumsal öğretilere yol açamayacağını düşünüyordu. Bu yüzden de Konfüçyüsçü düşünceye, tanrısal bir momentum kazandırmaya kararlıydı.

Kang’ın Felsefesi ve Da Tong Şu:

Kang, yenilikçi felsefesinin merkezine “ren” (insan, insan olma) kavramını koyar. Ren, tıpkı Hegel’in Geist’i  (ruh) gibi evrimleşen ve evrimleştikçe ileriye doğru kademeler atlayan bir ruhsal varlıktır. Ren’in İngilizce çevirilerde “inayet” ya da “merhamet” diye yansıtıldığı da görülür. Ren’in kaynağı göklerdir ve dolayısıyla “ren insanı” olmak demek göklerle yekvücut olmak demektir. Başyapıtı olarak anılabilecek Da Tong Şu (Da Tong Shu: Yüce Birlik) kitabında şöyle yazar.Ren, tüm varlıkla birleşip tek bir beden oluşturabilmektir. İnsanın ruhu başkalarınınkiyle ayrılamaz hale geldiğinde, her şey tek bir şeye dönüştüğünde ve merhamet duygusu gönüllerde tomurcuklanmaya başladığında; insan “ren”e giden kısa yola ulaşmış demektir.

Kang, Da Tong Şu’da kendisine merkez olarak seçtiği insanın özünü Budist sutralardaki insan tanımına göre seçer. Bu yüzden “ren”in dinamizminde “ıstırap” vardır. İnsan ıstırap çeken bir varlıktır ve hayat bu ıstırapları durdurmak için insana verilen mühletten ibarettir. Kang, insanın maruz kalacağı ıstırapları sınıflara ayırır. Örneğin, fiziksel hayatla ilgili olan ıstıraplarımız yedi tanedir: ana rahminde yaşamak zorunda kalmak, erken ölmek, kolunu ya da bacağını yitirmek, bir barbar gibi yaşamak, Çin dışında yaşamak zorunda kalmak, köle olmak ve kadın olmak.  Bir başka ıstırap sınıfı da insan ilişkileriyle ilgili olandır. Bunlar şu şekilde sıralanır: dul kalmak, yetim kalmak ya da çocuksuz olmak, hasta olmak ya da bakacak kimseye sahip olmamak, yoksulluktan çekmek, zor hayat koşullarıyla savaşmak. Toplumla ilgili ıstırapları da şu şekilde listelemiş Kang: Fiziksel ceza ve hapishaneler, vergilendirme, mecburi askerlik, sosyal sınıflar, baskıcı siyasi kurumlar, devletin varlığı, ailenin varlığı. Ayrıca Kang’a göre Hristiyanlık ve İslam aşağı seviyede dinlerdendir. Uzun erimde Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Budizm gibi yüksek seviyeli dinlere mağlup olacaktır ve yeryüzünden silineceklerdir.

Tarihsel Determinizm ve Sosyalist Görüşler:

Kang’ın “ren”inin tarihsel oluşumu üç kademeden geçmektedir. İlk olarak Düzensizlik Çağı gelir. Bunu Yaklaşan Huzur Çağı takip eder. En son olarak da Evrensel Huzur Çağı tarihi sonlandırır. Bu üç kademe arasında nasıl bir geçişin olacağı, hareketin dinamiklerinin nasıl şekilleneceği hakkında Kang pek bir bilgi vermez. Hegel’de gördüğümüz kapsayıcı diyalektik değişim Kang’da yoktur. Düzensizlik Çağı, Konfüçyüs’ten önceki çağlardır. Kaos vardır, insanlar başıboştur. Konfüçyüs geldiğinde bir kıpırdanma olmuş ama zamanla devletin otoritesi ile karıştırılan din bozulmuştur, içine biatlar karışmıştır, saflığını yitirmiştir. Kang’ın görevi de son kademeye, yani Evrensel Huzur Çağına açılacak kapıyı aralamaktır. Son kademeye ulaşırken “ren”; cinsiyet, ırk, milliyet, sosyal sınıf gibi yapay sınırları ortadan kaldırır. Bir çeşit ütopik dünyaya ulaşırız sınırların ortadan kalkmasıyla. Örneğin, farklı ırklardan insanlar birbirleriyle evlendirilerek ırk kavramı ortadan kaldırılacaktır5. Böylece tüm insanlık aynı ırka, aynı zekâya, aynı boya ve beden yapısına sahip olacaktır. Kadın ve erkek eşitliği tartışmasız kabul edilecek, evlilikler bir yıllık sözleşmeler6 üzerinden yapılacaktır. Aile kavramı ortadan kalkacaktır. Çocuklar ve yaşlılar evlerde değil, devletin ücretsiz olarak sağladığı yerlerde bakılacaktır. Kişisel mülkiyetin yerini ortaklaşmacı bir toplumsal yaşam alacaktır7.



Kang’ın sınıfsız toplum hayali ilk görünüşte Marx’ın “tarihin sonu” öngörüsüyle örtüşüyor olsa da arada yöntem açısından çok büyük bir fark var. Marx’ın tarih felsefesi temelini Hegel’in diyalektiğinden almıştır ve insanın ekonomik değişimlere verdiği tepkilere göre ilerleyen seküler bir dinamiğe sahiptir. Kang’ın tarih felsefesi ise salt aşkın bir iradeye dayanır ve yine aynı aşkınlıktan aldığı güçle ilerler. Kang’ın öne sürdüğü sistemin temelinde Marx’ın tarihsel materyalizminden çok Comte’un tarihsel determinizmi vardır dersek çok da yanılmış olmayız çünkü Comte’un pozitivist tarihsel sürecinde de bilimin sürekli ilerleyeceğine ve insan bilincinin asla geriye gitmeyeceğine dair metafizik diye sınıflandırılabilecek bir inanç vardır.

Ve Kavga Başlar:

Kang 1891’de zamanın Konfüçyüsçülüğünün bozulmuş olduğunu iddia eden kitapları öne sürdüğü için saldırıya uğruyor ve bu olay elinden alınan kitapların yakılmasıyla sonuçlanıyor. Bu ilk saldırı, vereceği savaşın kolay kazanılmayacağının ve ileride davası uğruna pek çok kurban vereceğinin de habercisidir aslında. Bu yıllarda Kang, Çin’deki bin yıllık sistemin yenilenmesi için çalışmalar yapıyor, öneriler yazıyor. Bunlardan bazıları demiryollarının yenilenip ülke içinde ulaşımın hızlı ve etkili bir şekilde yapılmasını sağlamak, ulusal post servisinin yenilenmesi, askeri eğitim sistemini modernleştirilmesi ve ordunun modern silahlarla donatılması, imparatoriçe Sişi’nin (Cixi) gereksiz saray harcamalarını kısıp halkına yatırım yapmasını gibi pek çok çeşitli konuda mektuplar yazıyor. Hatta yaşadığı kentin dışındaki dağlarda konuşlanmış, ıssız yollardan geçen masum köylüleri soyup öldüren eşkıyalarla savaşması için sürdürülebilir nitelikte (sustainable) küçük bir çete bile kuruyor.

Sadık öğrencilerinden Liang
Burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir başka nokta da Kang’ın yenilikçi düşüncelerinin Meiji dönemi Japonya’sından etkilendiğidir. Nasıl ki Meiji döneminde Japonya ciddi kalkınma hamleleri gerçekleştirmiş ve batı uygarlığını yakalama konusunda büyük adımlar atmıştır, Kang benzeri bir uygulamanın Çin’de de işe yarayacağına inanıyordu. Bunun için anayasal monarşi, Kang’a ve Kang gibi düşünen aydınlara, denenmesi gereken ve başarı olasılığı yüksek bir siyasi devrim olarak gözükmekteydi.

Kang, 1895’te en yüksek memurluk sınavına girmek için Pekin’e gittiğinde bir kere daha sarsılır. Pekin sokaklarında sefaleti, yoksulluğu, adamsendeciliği gözlemler. İnsanların açlıktan yol kenarlarında öldüğü ama yanlarından geçen süslü at arabalarının bir tanesinin bile durup bu insanlık ayıbına dur demediğini fark eder. Etraf evsiz dilenci kaynamaktadır. Devlet memurluğu sınavları bile gözünde bir şakadan farksız hale gelir bütün bu gözlemlerden sonra.

1895 Nisanında Çin, Japonya ile barış anlaşması imzalayınca Kang’ın tepkileri artık durdurulamaz hale gelir. Zaten 1894 yenilgisi ilk değildir. Japonya’ya 1894’te yenilmeden önce, 1842’de İngilizlere, 1856’da ve 1860’da Fransız-İngiliz ortaklığına, 1884’te tekrar Fransızlara yeniliyor Çin.  Bu yüzden ülkenin dört bir yanından imparatoriçe Sişi’ye öneriler yağmaktadır. 1895’te Japonya’yla yapılan anlaşmanın şartları Çinli aydınlara o kadar ağır geliyor ki 18,000 karakterli (Çince karakter) bir itiraz yazıyorlar. Binlerce genç insan günlerce süren protestolara başlıyor. Kang bu günleri anılarında anlatırken şöyle yazıyor: Binlerce okumuş insanı bu şekilde bir yerde toplamak bu hanedanlıktan öncesinde asla görülmemiş bir olaydır.

Modern Çin'de bir Kang Yauvey Heykeli
Japonlar gemiye kontrol için girdiklerinde Kang’ın yanında olan sadık öğrencisi Liang hayatının yönünü o kargaşalı günlerde bulduğunu söylüyor. Kang’ın erkek kardeşi ise o günlerde abisine yazdığı bir mektupta “Artık bu zamandan sonra öğrencilik hayatımın bittiğini söyleyebilirim.” diyor. Kang son rötuşlarını yaptığı reform önerisini imparatoriçe Sişi’ye veriyor. Amacı imparatorluğu yıkmadan, yenilikçi adımlar atmak ve anayasal bir monarşiye geçmek. Doğal olarak kimse takmıyor Kang’ı. Üç aylık Pekin ziyareti sırasında defalarca saray erkânıyla görüşüyor ama istediği sonuçları alamıyor. Kasım ayında tekrar memleketi Guangco’ya (Guangzhou) dönüyor.

Saraya Davet ve Karşı Devrim:

Kang, Pekin’den döndükten sonra uzun bir süre yetkililerle kayda değer bir ilişkiye girmiyor. Bu süre zarfında daha önce yazmış olduğu kitapları düzeltiyor, batı bilimi üzerine okumalar yapıyor ve Çin eğitim sistemine batı kökenli bilgilerin nasıl enjekte edilebileceği üzerine projeler geliştiriyor. Sessiz hayatı 1898 yılının ocak ayında, Sişi’nin yeğeni, tahta yeni geçmiş olan imparator Guanşi’den (Guanxi) gelen çağrıyla bozuluyor. Ülkenin en etkili devlet erkânıyla yüz yüze gelecek ve fikirlerini savunacaktır. Oysa mülakat daha başlamadan devlet görevlilerinden birisi Kang’a “Atalarımızın koyduğu yasalar değiştirilemez.” diyerek, peşin bir lafla önünü kesmek istiyor. Kang’ın yanıtı ise vaz geçmeyeceğinin göstergesi olması açısından manidar, “Atalarımızın yasaları atalarımızın sahip olduğu toprakları korumak ve yönetmek içindir. Biz daha atalarımızdan bize kalan toprağı düşmana karşı koruyamıyorken, yasaları korumaktan nasıl söz edebiliriz?”

Kang, mart ayına doğru bitirdiği öneri mektubunu imparator Guanşi’ye veriyor ve sürpriz bir şekilde Guanşi’nin hayranlığını kazanıyor. Guanşi, hem halası Sişi’nin itirazlarına hem de Pekin yönetiminin tutucu baskılarına rağmen Kang’ın görüşleri doğrultusunda yenilikler yapmaya, genç ve yenilikçi memurları atamaya başlıyor. Yalnız imparatorluk yanlısı tutucu kesimin tepkisi durulmuyor ve Sişi eylül ayında karşı bir devrimle sarayı ele geçiriyor, içlerinde Kang’ın kardeşi Guangren’in de bulunduğu altı yenilikçi memuru idam ettiriyor. Kang için “ağır ağır kesilerek idam”8 kararı çıkartıyor. Kang her ne kadar karşı-devrim haberini erkenden aldığı için kaçmayı başarıyor.

Sürgün Hayatı ve Son Yıllar:

Bundan sonrasında Kang için bir kaçak hayatı başlıyor. Önce Tianjin’e, oradan da Şanhay üzerinden Hong Kong’a kaçıyor. Oradan ayrılıp Avrupa’ya ve Amerika’ya sayısız seyahatler düzenliyor. Kardeşinin idamı Kang’ın zihninde kapanmaz bir yara açıyor. Babasının kendisine emanet ettiği kardeşini koruyamamış olmanın verdiği suçluluk duygusuyla kendisini yine şiire ve yalnızlığa veriyor. Yeni evlendiği genç karısı (üçüncü) ile Avrupa’nın hemen hemen tüm kentlerine (İstanbul dâhil) gidiyor, en pahalı otellerde kalıyor, en lüks muameleleri talep diyor. İstanbul’a vardığında Meşrutiyetin ilan edildiğini duyuyor ve iç geçiriyor. “Osmanlı yapıyor da biz neden yapamıyoruz.” gibisinden hayıflanıyor.  Bu seyahatler sırasında yazdığı yazılarda romantik bir havaya büründüğü söylenilebilir. Gittiği kentlerin güzelliklerini, insanların davranışlarını, tozpembe bir dille anlatıyor anılarında. Öyle ki uzun süre ne Çin’den ne de Çin’deki yenilikçi hareketten söz ediyor.  

1908’de genç karısından bir oğlu doğuyor. 1912’de Sun Yat Sen imparatorluğu sonlandırıp, Çin Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra bile yeniliklerle değiştirilmiş bir monarşiyi geri getirme çabalarından vaz geçmiyor. Sürekli mektuplar yazıyor, Konfüçyüsçülüğü Çin’in resmi dini yapmak için lobi faaliyetlerinde bulunuyor. Bir çeşit Çin milliyetçiliğinin de destekçisi oluyor bu faaliyetleriyle.

Kongjiao Hareketi:

Kang’a göre Konfüçyüsçülük Çin milletinin ruhudur ve onsuz bir Çin düşünülemez. Bu yüzden Kang, Konfüçyüs’ün doğum gününün tatil olmasını öneriyor, imparatorluk takviminden vaz geçilip Konfüçyüsçü takvimi esas alan bir düzenlemeye geçilmesini istiyor, her köye bir tapınak yapılmasını ve en yoksulundan en zenginine herkesin asıl Konfüçyüs’ü öğrenmelerini sağlayan bir eğitim reformunun yapılmasını talep ediyor. Bu önerileri başlangıçta masum görünse de gittikçe sertleşiyor Kang. Örneğin, Konfüçyüsçülüğü Hristiyanlığın sömürgeci unsurlarıyla savaşmak için kullanmayı önerirken, tıpkı Hristiyan misyonerler gibi dışlamacı bir tavır takınmaya başlıyor. Konfüçyüsçü olmayan tüm tapınakların (Taoist, Budist, Müslüman) kapatılmasını ve Konfüçyüsçülüğe dönüştürüldükten sonra tekrar açılmasını talep ediyor. Kısacası Hristiyanlığın kurumsal gücünü alıp, içeriğini Konfüçyüsçülükle dolduracak ve böylece Çin halkının hem zihnini hem de kalbini fethedecek bir formül geliştirmeye girişiyor. Hatta Konfüçyüs için, tıpkı Hristiyanlıktaki İsa’nın “Tanrı’nın Oğlu” olarak anılmasından ilham alarak, “Göklerin Oğlu” simgesel ifadesini yaymaya çalışıyor.

Meşhur Eve Dönüş Şiiri
Bütün bu uğraşılar bir bakıma Kang’ın zayıf bulduğu ulusal kimlik (gongde) kavramını tamir etme çabası olarak görülebilir. Zamanın diğer aydınlarının (Lu Şun, Mao Dun, Çü Çüibay vb) sanatla, bilimle ve edebiyatla yapmaya çalıştığı kimlik oluşturma girişimlerine karşılık olarak Kang, ilerici olarak gördüğü ama aslında moderniteden bakılınca gerici olarak yaftalanabilecek bir öneriyle geliyor. İmparatorluk ailesinin Çin halkını temsil etmesinin yerine Konfüçyüs’ün bu işi yapmasını öneriyor ama bu durumun nasıl olup da halkı safaletten ve cehaletten kurtaracağını açıklayamıyor. Doğal olarak da imparatorluk ailesinin desteğini alamıyor ve asla başarılı olamıyor.    


Yıllar sonra Çin’e döndüğünde geniş ailesi (eşleri, çocukları ve torunları) için büyük bir ev tutuyor. Masrafları karşılamak için bir yandan emlak işleriyle uğraşıyor, bir yandan da ideolojisini yaymak için öğrencilerini ülkenin farklı yerlerine gönderiyor. Maalesef tüm uğraşlarına rağmen Çin onun istediği kıvama bir türlü gelemiyor. 1927’de hayata gözlerini yumduğunda geride ütopyacı hayallerden başka Konfüçyüsçü idealler ve dine dayalı bir milli kimlik anlayışı bırakıyor. Ardında bıraktığı Çin, Sun Yat Sen’in Çin Cumhuriyeti’nden Mao’nun Çin Halk Cumhuriyeti’ne doğru yol alırken, kimliği de dini de milleti de onun hayal edemeyeceği yeni kalıplar içinde tanımlayacaktır.


Kang'ın Evi 
Sonuç:

Günümüzün modern ÇHC’sinde her ne kadar Konfüçyüsçü anlayış9 el üstünde tutulan bir toplum felsefesi olsa da gelinen durum aslında Kang’ın önerdiği “Konfüçyüs’e rücu” kavramından çok uzaktadır. Kang, günümüz araştırmacılarınca biraz çılgın, biraz yenilikçi, biraz çıkarcı, biraz cumhuriyetçi, biraz hümanist, biraz sosyalist, biraz kültür milliyetçisi, biraz romantik, biraz şarlatan ve biraz da ikiyüzlü olarak anılır. Fredric Wakeman, Kang için, Çinli düşünürler içinde en tutarsız ve en karmaşık olanı nitelemesini yapar. Tutarsızlığının kaynağı bazı düşünürlere göre fikirlerinin kaynağına oturttuğu metafizik “ren” kavramıdır. Çekeceğin her yöne gidebilecek olan ve kesinlikle bilimsel olmayan bu kavramdan dolayı Kang’ın hayatı rüzgârda titreyen bir yaprak gibi, devrin siyasi atmosferiyle birlikte, aralıksız sallanmıştır. Modern bilime ve bilimsel düşünceye yüzünü çevirip, geride kalan her şeyi (özgürlük, demokrasi, halkların kardeşliği, inançlara saygı) reddederek; İslam’daki “Batının bilimini alalım, ahlâksızlığını almayalım.” diyen yarım porsiyon aydınlara10 benzemiştir. Ülkesindeki sefalete rağmen yaşadığı lüks hayat tarzı ve kadınlarla girdiği ilişkilerde neredeyse “harem” kurma noktasına gelmiş olması, böylesi bir "yarım porsiyon aydın" etiketine doğal olarak kapı aralamaktadır. Belki de yaşadığı hayatla insanlara önerdiği hayat arasındaki kapanmaz uçurum yüzünden, imparatoriçe Sişi ve taraftarları onun için Vahşi Tilki lakabını uygun görmüştür.    

-       -    -  

Dipnotlar:

 1.     Pinyin yazım şeklinde Kang Youwei olarak geçiyor adı. Türkçeleştirirken okunuş durumuna uydurmaya çalıştım.

2.     Kang 25 yaşındayken, kadınların ayaklarını bağlamaları geleneğini sonlandırmak için bir dernek kuruyor. Yaşadığı kentte çeşitli etkinlikle düzenliyor ve kadınları bu konuda eğitmeye, ayak bağlama geleneğinin saçmalığı konusunda onları ikna etmeye çalışıyor.

3.     İlginçtir. Sidarta ormanın ıssız bir köşesinde yalnız başına meditasyon yaparken ulaşır aydınlanmışlık (Buda) makamına. Musa, Tur dağına çıkıp Tanrı ile görüşür ve geri döndüğünde İsrailoğulları’na on emri takdim eder. Meryem, (Kur’an’a göre) mağarada yalnızken Rabb’in izniyle İsa’ya hamile kalır. Muhammed, Hira mağarasında yalnız başına günlerini geçirirken Cebrail “Oku, yaratan Rabbinin adıyla oku.” ayetleriyle belirir karşısında. Bu benzerliklerin, günümüzde de sosyal hayattan kopan insanlarda görülen nevrotik belirtilerle bir ilişkisi var mıdır? Freud’a göre evet vardır. Dinin kendisi nevrotiktir ve ortaya çıkışlarında din kurucularının münzevi yaşantılarının rolü azımsanmayacak düzeydedir. Jung’a göre hayır, böyle bir ilişki yoktur. Hatta, nevrotik davranışlar inançsızlarda daha sık görülür.

4.     Çincede “göklerin kanunu” anlamına gelen “tien li” sözcüğünün Orta Asya Türklerindeki “teng-ri” ile aynı kökten geldiğini iddia eden etimologlar vardır. İnsan şaşırmıyor değil bugünkü Türkçe’de sıklıkla kullandığımız Tanrı sözcüğünün Çince kaynaklı olabileceğini öğrendiğinde. Gerçi, “Türk” sözcüğünün bile aslında Çinlilerin batıdaki göçmen kavimlere verdikleri ad olduğu iddia ediliyor. Bir iddiaya göre “güçlü”, bir başka iddiaya göre “başa takılan demir kask” anlamına geliyor “türk” sözcüğü. Bu durum Antik Yunanlıların kendilerini “Helen” diye çağırmalarına karşın günümüzde Romalıların onlara verdikleri ad olan “Greek” adıyla bilinmelerine benziyor.

5.     Burada Kang’ın ırkçı bir yöntem izlediğini söylemeden geçemeyiz. Çünkü önerdiği yöntemde asıl amacının siyah ve kahverengi ırkı ortadan kaldırmak olduğunu saklamaz. Beyaz ve sarı ırk hem zeka hem de karakter bakımından üstün ırktır ve bu yüzden dünyaya hakim olmalıdır.

6. Sözleşmeli evlilik düşüncesi bana yıllar önce yazdığım bir öyküyü anımsattı. Üçüncü öykü kitabımda da yayınlanan “The Contract” adlı öykü salt diyaloglardan oluşur. Bu yüzden bir akşam tanıştığım amatör tiyatro oyuncuları, bulunduğumuz lokantanın ortasında oyunun provasını yapmışlardı.

7.     Kang’ın bu sosyalist görüşleri nereden aldığına dair tartışma derindir. Bazı araştırmacılar Kang’ın ütopyacı görüşlerinin kökeninin klasik Çin metinlerine bağlasa da yaygın olan görüş Kang’ın Japonca’dan çevrilen Fourier ve Saint Simon kitaplarından etkilenmiş olduğudur. Belki de sosyalist görüşündeki yöntem eksikliğinin nedeni Engels’i ve Marx’ı okumak yerine; günümüzde “ilk sosyalistler” ya da “ütopyacılar” diye andığımız Fourier gibi yazarları okumuş olmasındandır. Yalnız buna rağmen, Kang, Mao’nun ilgisini çekmiş ve hayranlığını kazanmıştır. Günümüzde Kang’ın Da Tong Şu’su tarihte yazılmış en etkili 100 Çince eserden birisi olarak kabul edilir.   

8.     Çin’de halk önünde yapılan bir idam şekli. Cellat mahkûmun bedeninden et parçaları keserek ölümü geciktirir. İdam edilen kişi acıdan bayılmasın diye bedenine morfin enjekte edilir ve saatler süren bir işkenceyle öldürülür.

9.     Komünist hükümetin Konfüçyüsçülükle barışık politikalar izlemesinin altında yatan nedenleri ayrı bir yazıda inceleyeceğim. Kısaca söylemek gerekirse Konfüçyüsçülükte temel esas kabul edilen “harmoni” ilkesinin komünist hükümet tarafından da sosyal bir kült haline getirilmesi aslında aradaki paralelliğin doğurabileceği en güzel meyvelerden birisidir.

10. Burada Edward Said’in aydın kimliğini hak etmek için “muhalif” ve “halkçı” olma koşullarını öne sürmesinden söz ediyorum. Muhalif ve halkçı olmayan bir insan yazar olabilir, düşünür olabilir, bilim insanı olabilir ama aydın olamaz. Einstein’ın bu konuda çok güzel bir lafı vardır. Bilim insanları atomu parçaladıkları zaman değil, atom bombasının kullanılmasına karşı geldikleri zaman aydın olurlar. Ayrıca “yarım porsiyon aydın” ifadesi Cem Karaca’ya aittir. Şarkısı Cem Karaca klasikleri arasında ölümsüz yerini almıştır.  

Kaynakça:

J. D. Spence, The Gate of Heavenly Peace, Birinci ve İkinci Bölümler