Bu Blogda Ara

07 Mart 2011

GÜNCE

Geceki tıkırtılardan rahatsız olmasaydı; o sabah da, her sabahki gibi, güneşin doğmasını bekleyecekti; yataktan çıkıp, son 15 yıldır her sabah en az bir sayfa yazarak, içini boşaltmaya alıştığı güncesini tutmak için. Oysa, ne olduğunu anlayamadığı birtakım sesler, uykusunu bölmüştü gecenin bir yarısında. Birkaç dakika içer’sinde tüm gürültü, yerini, gecenin alışılmış sessizliğine bırakmış olsa da; O, yatakta sabaha kadar meraktan kıvranmış; üşengeçliğinden, hatta biraz da korkaklığından olacak, yatağından gıdım doğrulamamıştı. Aslında çok merak edecek bir şey yoktu. Eve hırsız girse bile, tüm çalınacak şeyler yatak odasında olduğu için endişelenecek bir durum değildi bu. Banyodaki çamaşır makinesi ve çalışma odasındaki bilgisayar dışında zaten değerli bir eşyası da yoktu. Gece boyunca onu uyutmayan şey de bilgisayarın başına bir şeyin gelmiş olabileceğiydi. Bilgisayar çalınırsa ne yapardı? Fazlasıyla ürkütüyordu onu böyle bir olasılığı düşünmek. Tam on beş yıldır, hemen her sabah, tüm içtenliği ile yazdığı, binlerce sayfalık günce notları birilerinin eline geçerse ne olurdu? Kendisi hakkında yazdığı o kadar gerçeğin, başkaları tarafından bilinme korkusu onu öyle rahatsız etmişti ki sabaha kadar, duvarda, birer leke halinde görünen kadın resimlerine bakarak oyalandı. Güneş henüz doğmadan, daha fazla dayanamayacağını anlayıp, doğruldu yatağından.

Yataktan kalktı ve ışığı açmaksızın yatak odasından çıkıp salona doğru yürümeye başladı. Güneşin doğmasına en az bir saat vardı ama yaz günlerine has, o alacalı aydınlık yetiyordu insana, önünü görmesi için. Salona girdi ve sağa sola sessizce bakındı. Ne bir eşya çalınmıştı ne de eve birilerinin girdiğine dair en ufak bir iz vardı. Masanın gözlerine, sehpanın üstündeki kül tablalarına, tavandaki avizeye baktı çabukça. Her şey yerli yerinde olmasına karşın, içinin rahat olmadığını hissediyordu. Bu hissi yenmek için, hızlı adımlarla çalışma odasına yöneldi hemen. Kapıyı sert bir biçimde açtı ve içeriye daldı. Bu odada da her şey yerli yerinde idi. Bilgisayar masanın üzerinde, her zamanki yerinde idi ama nedense fare bilgisayarın klavyesinin sol tarafında duruyordu. Buna bir anlam veremedi. Neden fareyi bilgisayarın sol tarafına koymuş olabilirdi? Bir gün öncesinin sabahını düşündü. Kahvesini, günce notlarını yazarken içmişti ama kahvesini de bilgisayarın faresi gibi klavyenin sağ tarafına koyardı. Yaşamı boyunca hiçbir zaman, bilgisayarın faresini, klavyenin sol tarafına koymamıştı. Hem bu nasıl saçma bir davranıştı? Hemen, korkuyla karışık bir duyguyla, elini bilgisayarın, yeşil düğmesine doğru uzattı. Bilgisayarın tam olarak açılmasını sabırsızlıkla bekledi. Bir siyah, bir mavi görünen ekran, sanki o anda bir işkence makinesi olmuştu onun için. Bir yandan beklemekten sinirleri geriliyor bir yandan da sesli bir biçimde küfürler ediyordu bilgisayarın yavaşlığına. Bilgisayar, tamamıyla açıldığında, hemen günce dosyasının olduğu klasörü aradı gözleri. Klasör oradaydı. Dokunulmamıştı. Klavyenin sol tarafında olduğu için, sol eliyle zorlukla kullandığı fareyle, klasörün üzerine geldi ve tıkladı. Açılan pencerede gördükleri, kalbini durduran sivri ve sıcak bir kurşun gibi acı verdi bir anda. Sırtından akan soğuk terler, nereden başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir buz demeti gibi sardı tüm bedenini. Eli titremeye, bedenindeki soğukluğu kontrol edememeye başladı. Bacaklarından aşağıya doğru süzülen bir ince sızı ayaklarını esir almış, onu olduğu yere mıhlamıştı. Klasör boştu! Günce klasörünün altında olması gereken yıl klasörleri yoktu. Oysa, nasıl da düzenli bir biçimde tutuyordu güncelerini... Bilgisayarı da o yüzden seviyordu. İstediği günceye, istediği zaman rahatlıkla ulaşabiliyordu. Bu yüzden, ilk başlarda, defterlere yazdığı günceleri, bilgisayarı aldıktan sonra, üşenmeden, tek tek bilgisayara aktarmıştı. Oysa, şimdi bütün bunlar yoktu. On beş yıllık günce yazıları, tüm sırlar, tüm söylenmezler, tüm ağza alınmazlar, tüm ihtiraslar, tüm arzular, tüm kinler bir gecede silinmişti. İyi ama bu nasıl olabilirdi? Bilgisayarda bir arıza olabilir düşüncesi ile dosya araması yaptırdı. Silinen dosyalara baktı. Bulduğu tek şey, bilgisayarın en son, gece yarısı saat 03:33’de açılıp, on üç dakika sonra, saat 03:46’da kapatıldığıydı. Gece eve giren hırsız –bu kişinin hırsız olduğundan ciddi kuşku duyuyordu çünkü evde çalınan hiçbir şey yoktu günce yazıları dışında- bütün günce dosyalarını yanında getirdiği disketlere kaydetmiş olmalı diye düşündü bilgisayarı kapatmaya hazırlanırken. Kararan ekrana bir süre bilinçsizce baktı. Ne yapacaktı şimdi? Kim, neden ve nasıl yapardı böyle çirkin bir hırsızlığı? Kendisini dışarı çıkamayacak kadar çıplak ve savunmasız duyumsadı o anda. Dışarı çıkmak zorunda olmasaydı, yıllarca evde durabilirdi.

Salona geçti, saate baktı. Bilgisayarın başında, günce yazarak zaman harcamadığı için ve bir de o sabah erken kalktığı için bol bol zamanı olduğunu fark etti. Pencereleri kontrol etti. Hepsi kapalıydı. Kapının kilidine baktı birileri kurcalamış mı diye. Kapının kilidinde de sorun yoktu. Eve giren her kimse, evin anahtarını yanında bulunduran birisi olmalıydı. Bir de bu kişinin, O’nun günce tuttuğunu çok iyi bildiğinden emindi. Bir arkadaşı ya da bir akrabası olmalıydı bu! Kim olabilirdi? Kim gösterebilirdi bir başkasının evine, gece yarısı girip, o kişinin en mahrem dünyasına el uzatma cesaretini? Evden çıkma saati gelene kadar, salondaki koltuğa oturup düşündü. Polisi aramayı bir ara tasarladıysa da kendisini gülünç duruma düşürmekten korktuğu için hemen vazgeçti bundan. Çabucak elbiselerini giydi, boyun bağını yarım yamalak bağlayıp, fazlasıyla koyu bir kahveden bir yudum alıp, kendisini dışarıya attı. Kapıyı kapatıp, ürkek adımlarla apartmanın önünde yürümeye başladığında, henüz fark etmemişti kendisini izleyen kuşku dolu gölgeyi...

* * *

Beş dakika sonra otobüs durağına varmıştı. Ceplerini kontrol etti, cüzdanına baktı. Biletinin olmadığını gördü ve durağın arkasındaki biletçiye doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Tam o anda, duraktaki tüm insanların bakışlarında, yaşamın sırlarını çözmüş insanların gözlerinde görmeye alışık olduğu ışıltıyı duyumsadı. Sadece durakta otobüs bekleyen insanlar değil, yolun karşı tarafında yürüyen yayalar, karman çorman olmuş trafiği kontrol etmekte zorlanan polis, az iler’de kaldırımlardan topladığı çöpleri büyük bir bidona boşaltan belediye işçisi, dükkanlarını yeni açmakta olan esnaf, hep birlik olmuşlar, O’na bakıyorlardı. Bir yandan gözleri ile O’nu işaretleyip, diğer yandan, hiç durmadan işleyen çeneleri ile O’nun hakkında konuşuyorlardı. Elleriyle ağızlarını kapatıp, yüzlerini hafiften gizleyerek konuşmaları, adam onlara bakınca, gözlerini O’ndan kaçırmaları, ürkek ürkek yanından geçmeleri, adamın kuşkularını doğrulamaya yetiyordu. İçinden “Olamaz! Tüm bu insanlar, bu kadar kısa bir süre içersinde, okumuş olamaz on beş yıldır yazılanları” diye geçirdi bir anda. Korkusunu yenmek, içinde kıpırdayıp duran ve her deviniminde kendisini rahatsız eden kabartıyı zapt etmek istiyordu. Kafasını işgal eden bu saçma düşünceleri, beyninin hücrelerinden tümüyle silip atabilmek için, kafasını sağa sola hızlıca sallamaya, elinin içiyle kafasına vurmaya başladı. Etraftaki insanların bakışları rahatsız etmeseydi, belki de kendisine zarar verene kadar devam edecekti bu anlamsız tedaviye. Nereden geldikleri belli olmayan saçma sapan kuşku tohumları, beyninin bir yerine yapışıyor, kısa sürede rahatsızlık verici boyutlara ulaşan düşüncelere dönüşüyorlardı. Bir süre sonra, bir önceki ile çelişen başka bir düşünce takıldı kafasına “Hepsini okumaları gerekmez zaten. İçlerinden üç-beş tanesini okusalar yeter onlara” dedi sessizce kendi kendine. Bu arada biletçinin önüne kadar gelmiş, dalgın dalgın sağa sola bakmakta idi. Biletçi “Kaç tane beyim?” diye sordu. Adam, hiç düşünmeden ‘iki’ dedi ve cebinden bir miktar para çıkarıp biletçiye uzattı. Biletçi parayı alıp, üstünü hazırlarken, adamın gözlerinin içine bakarak, sinsi bir gülümseyiş ile birlikte, beklenmedik bir şeyler söyledi: ‘Demek, sarışın ve iri memelilerden hoşlanıyorsunuz! O zaman yanlış yerdesiniz beyefendi! Bu ülkede iri memelileri bulmak zor değil ama hakiki sarışınları ancak ithal mallar pazarında bulabilirsiniz’. Adam, önce anlamamış gibi davrandı. Yüzünü geri çevirdi. Paranın üstünü beklemeden ve biletçiye bir daha bakmadan geri dönmeye hazırlanıyordu ki biletçi bileğinden yakaladı adamı. ‘Nereye gidiyorsun abi! Paranın üstünü almadın daha. Bak bunlar yeni madeni beşlikler. Sapsarı maşallah, çil altın gibi hepsi... Devlet baba sağ olsun! Altının yüzünü göremiyoruz, en azından hayali gözümüzün önünden gitmiyor. Bu paraları sarıya boyamak için bir de Avrupalar’dan özel boya ithal ediyormuş devlet’ Adam sarı madeni paraları avucunun içine koydu ve uzaklaştı biletçiden. Biletçi ise, ne garip adam, hasta falan mı yoksa diye geçirdi içinden. Durağın içine girip bekledi bir süre. Durağın, beş tarafı kapalı bir kutu biçiminde tasarlanmış olması, O’na yarım da olsa bir kapanmışlık tadı veriyordu. Otobüsü beklerken geçirmek zorunda olduğu o acımasız zaman diliminde, tek aradığı şey de bu kapanmışlık, içe dönüklüktü. Kimse tarafından görülmemek, kimseyle konuşmak istemiyordu. Eve dönüp, bilgisayarı biraz daha kurcalamak, gece eve giren hırsız bozuntusu hakkında başka ipuçları elde etmek istiyordu. Hırsız herkes olabilirdi! Ya da çaldıklarını herkese söyleyebilirdi! Bütün bir kent, bir kaç gün sonra onun renkli fantezileri ile inleyebilir, insanlara karşı beslediği ama yüzlerine karşı söyleyemediği saldırganca tavırlar, bir kaç gün içinde kentin en boyalı gazetelerinde, manşet haberi olarak verilebilirdi. ‘Yastık’ gazetesinin manşetinde ‘İşte bekar devlet memurunun cinsel fantezileri’ manşeti altında verdiği haberi hayal etti bir anlığına. Sonra manşetler birbiri ardına gelmeye başladılar: ‘Kendisi fakir ama hayal gücü zengin’ ya da ‘Seni mazoşist seni!’. Bir başkası da mutlaka tek sözcükle ifade ederdi anlatmak istediğini. Manşete büyük harflerle ‘Sapık!’ der, ardından da yine büyük puntolarla ‘Bak! Bak! Bak! Neler de varmış? Devlet memurunun yatak muhabbetleri’ yazarlardı. Bütün bu gazete manşetlerini düşünürken, durağın, en karanlık köşesine doğru biraz daha yaklaşıyor, insanların onun kafasında evirip çevirdiği manşetleri okuyup, ona zarar vermesinden korktuğundan dolayı, kendisinin bile anlam veremediği bir kargaşaya doğru yuvarlanıyordu. Bu kargaşadan o derece rahatsız olmuştu ki bir ara iş yerini arayıp, hasta numarası yaparak, izin istemeyi bile düşündü ama bu tatlı düş, iş yerinde, zaten bir türlü anlaşamadığı müdür beyin asık suratının hayali ile toz duman oluverdi. Hem, bir bahane bulup, iş yerinden kaytarma düşüncesi ile aynı anda otobüs de gelmişti. Adam, otobüse binmek için acele etmedi hiç. Çok ağır adımlarla, dikkat çekmemek için elinden geleni yaparak bindi otobüse. Bir kaç dakika sonra, adam otobüsün içinde, kendisini izleyen gölgesi ile birlikte, işyerine doğru yol alıyordu.

* * *

Otobüse biner binmez adımları hızlandı. Arkaya doğru ilerledi ve en arkada, henüz kimsenin tutunmadığı bir tutacaktan yakaladı. Oturacak boş yer vardı ama oturursa birileri ile yüz yüze gelmek zorunda kalacağı düşüncesiyle ayakta durmayı tercih etti. Böylece, camdan dışarıya bakabiliyor, yoldan geçen arabaları gözleyerek, tüm sorunlarını unutabiliyordu. Tutacaktan yakalayıp, bir yandan da yüzünü otobüsün arka camına döndüğünde, hemen arkasında iki gencin sesli bir biçimde tartıştıklarını gördü. İstemeden de olsa konuşmaları dinlemeye başladı. Gençlerden birisi –sesi diğerine göre kalın olan- , Endonezya’da yakalanan bir İslamcı teröristin bilgisayarındaki porno içerikli resimlerden bahsediyordu. Diğeri ise ısrarla, İslam ile terörün aynı anda ağza alınamayacağını, bir insanın hem müslüman hem de terörist olabilmesinin İslam’ın tanımına ters düştüğünü söylüyordu. Konuyu açan genç, ‘İşin özünde dediklerin doğru olabilir ama bu adam hem müslüman hem de terörist. Bunu kendisi de söylemiş zaten. Gazetelere verdiği tüm demeçlerde batılı ülkelerin insanlarının Endonezya’dan çekip gitmelerini, onların yerinin kendi ülkesi olmadığını söylemiş. Ayrıca, bombalama olaylarının da devam edeceğine dair sözler etmiş mahkemede’ dedi. Diğer genç ise kabullenmek istemediğini belirtircesine konuşmaya başladı: ‘Büyük olasılıkla o resimleri, senin terörist dediğin adamın halkın gözündeki değerini küçültmek için, batı yanlısı yayınlar yapan gazetelerin adamları yüklemiştir bilgisayara. Zaten adama bir kere terörist damgasını vurdular mı bundan sonra ne yapıştırırsan eğri durmaz üzerinde. Bunu hep yaparlar onlar! İslam dinini karalamak için gazetecilerin bu ülkede de yapmadıkları mı var?’ diye sordu. Öteki genç ise kendinden emin bir biçimde konuşmaya devam etti: ‘Hadi canım sen de! Gazetecilerin işi gücü yok, teröristin bilgisayarına resim yüklesinler. Aslında, bana göre bilgisayarda çıplak kadın resimleri bulundurmanın çok bir mahsuru da yok. Şu otobüsteki insanların kaçı, yalnız bulundukları bir odada, önüne porno resimleri konduğunda, o resimlere bakmadan durur? Örneğin, sen bakar mısın bakmaz mısın? Ya da sen bakmazsın diyelim, şu yanımızdaki orta yaşlı adam, şu camdan dışarıya bakan, bakmaz mı çıplak kadın resimlerine?’ Bunları söylerken, konuşmanın başından beri sessizce dinleyen güncesini yitirmiş adam, sabahki soğuk terlerin tekrar kendisini ziyaret ettiğini fark etti. Neden onu işaret etmişlerdi durup dururken? Bir şeyler mi biliyorlardı yoksa? Nereden bilebilirlerdi? Adam bu konuşmaları duyar duymaz aklına hemen kendi bilgisayarındaki yüzlerce resim geldi. Yıllarca, pek çok farklı internet sayfalarından, büyük bir itina ile topladığı binlerce resim dosyası da, dün gece evine giren günce hırsızı tarafından ziyaret edilmiş olabilirdi. Bu durumda, bir kaç gün sonra, ülkenin herhangi bir yerinde, yeni yetme gençler onun hakkında, tıpkı arkasındaki iki gencin konuştukları gibi konuşacaklar, devletin üst makamlarının bulunduğu bir kurumda çalışan bir memurun nasıl olup da porno hastası olduğunu tartışacaklardı. Durakta gözünün önüne gelen gazete manşetleri tekrar gözünün önünden geçti. Sıradan bir devlet memuru idi ama ülkede bulunan boyalı gazetelerin sıradan insanları bile nasıl haber malzemesi haline getirdiklerini çok iyi biliyordu. Ayrıca, güncelerdeki tek sorun, aşırıya kaçan cinsel fanteziler değildi, bir de etrafındaki insanlar hakkında yazdıkları saldırgan notlar vardı. Çalıştığı kurumun başındaki adam hakkında yazdıkları hiç de ağza alınabilecek şeyler değildi. Yine, sürekli keman çalarak onu uyutmayan komşusu Perihan Hanım hakkında yazdıkları da hoş şeyler değildi. Şimdi bir de çalınan güncenin yanına, bilgisayarda sakladığı resimlerin herkes tarafından bilinme korkusu sarmıştı içini.

Gençlerin yüzlerini görmek için bedenini çeyrek daire kadar döndürdü. Her iki genç de birbirine benziyordu. ‘Belki de kardeştirler’ diye geçirdi içinden. Sandığının aksine gençler onunla hiç ilgilenmiyorlardı. Kendi aralarında kıkırdaşarak gülüşüyorlar, birbirlerine konuyu daha gülünç hale getirmek için abartılı espriler yapıyorlardı. Adam işyerine gitmek için her gün otobüsten indiği durağa çok kalmadığını fark etti ve gençlerden özür dileyerek aralarından geçti. Bunu yaparken bile, nedenini bilmeden, eliyle yüzünün bir tarafını kapattı. Gençlerin kendisi hakkında konuşmadıklarından emindi ama yine de kendisini tam anlamıyla emniyette duyumsamıyordu. Suçlunun, kendisi ile aynı suçu işleyen karşısındaki, söylenilenleri üzerine alma huyu olmalıydı bu. Hızlıca geçip, kapının önünde beklemeye başladı. Bu arada, gençlerin kahkaha ile karışık konuşmaları halen kulaklarını dolduruyordu. Kalın sesli genç, ‘Bir de batılı kadınların çıplak resimleriymiş’ dedi gülerek. Sonra da ekledi ‘Hem batılılara, ‘defolun ülkemizden, gidin’ derler hem de bilgisayarlarında batılı kadınların çıplak resimlerini saklarlar... Bu tam bir iki yüzlülük’ Karşısındaki diğer genç de güldü bu çelişkiye. O sırada arka kapının açılma sesi ile duraksadı ve adamın duymasını istiyormuş gibi arkasından bağırdı: ‘Bazıları da gece evlerine giren hırsızlara baktırırlar bilgisayarlarındaki resimleri’

Adam otobüsten inerken duyduğu bu son cümleyi bir yanlış anlaşılma ya da anlığının ona bir oyunu olarak algıladı. Biletçide olan şey ile otobüsteki gençlerin konuşmaları aynı korkunun ürünü olmalıydı. Hızlı adımlarla yürüdü ve iş yerine çabucak vardı. Kapıda karşılaştığı bekçiye her zamanki selamını verdiğinde, bekçinin yüzündeki sinsi gülümsemenin anlamını düşünmedi. Merdivenleri topuklu ayakkabısının çıkardığı tok ses eşliğinde çıkarken, uzun bir çalışma gününün başladığının henüz farkında değildi.

* * *

Ofise girdiğinde uzun boylu, sarışın sekreteri fotokopi makinesinin başında buldu. Tam arzuladığı görüntüydü bu. Yıllardır, güncesini açtığında aklına gelen ilk sahne hep bu olurdu. Sekreteri, fotokopi makinesinin başında düşler, onun makinenin başucundaki duruşundan kendisine paylar çıkarır, bacaklarını aralayışını, güneş ışığının etekte bıraktığı iki ince bacak izini defalarca düşünür, sonra da fotokopi makinesinin harıl harıl çalıştığı ofiste, makinenin hemen yanı başındaki masada sekreterle sevişirdi. Bunu o kadar çok defa yapmış, o kadar çok defa yazmıştı ki artık kendini tekrar etmeye başlamıştı sahneler. Kimi zaman masaya kendisi yatar, ardından sekreteri üzerine çeker, kimi zaman da önce onun sırt üstü masaya uzanmasını bekler, ardından kendisi harekete geçerdi. Sekreteri, kişisel olarak sevmese de O’nun bedeninin kıvrımlarının kendisini delirtmesine her zaman izin verir, böylece hoşlanmadığı bir güzellikten yazı yoluyla intikam alırdı.

Ofiste bulunan diğer memurlara selam verdi ve masasına oturdu. Herşey, yerli yerinde, herkes işinin başında idi. Kimse onunla ilgilenmiyor, kimse ona bakmıyordu. Çalınan güncenin artık heyecanını yitirmeye başladığını düşündü. Hem şimdi çalışma zamanıydı. Günceyle falan uğraşmak gereksiz bir zaman kaybı olurdu. Masasının önündeki kağıtlara gömülmeden önce sekretere son bir defa daha baktı. Kız, fotokopi makinesinde kağıtları kendi kollarıyla çekip çıkarıyormuş gibi bedenini oynatıyor, bir kaç saniyede bir kalçalarını zıplatıyordu. Ayrıca, her kalça hareketinden sonra, bir de dönüp adama gülümsemesi vardı. Bu durum, adamın heyecanını arttırdı. İzlemekten zevk aldığı nadir insanlardan birisi idi bu sekreter. Ofiste bulunan bir arkadaşına sekreteri göstererek günahına ortak bulmak istedi ama kızın bakışlarının sürekli kendisine doğru yönelmesi paylaşma duygusunun önüne geçti. Kızı izlemeye, bedenindeki uçsuz bucaksız devinimlere gözleri ile alkış tutmaya devam etti bir süre. Diri, dokunulmamış ve adamın beyaz olduklarını tahmin ettiği göğüsleri havada hoplayınca kızın iç çamaşırı bile giymediğini düşündü. Bu düşünce adamı iyice baştan çıkardı. Artık daha fazla dayanamayacağını anlayıp sandalyesini geri doğru itti. Pantolonuna çeki düzen verip, bir şeyleri saklamak istermiş gibi boyun bağını yere dik olacak şekilde uzattı. Ayağa kalktı ve kıza doğru yürüdü. Kız, adamın geldiğini fark etmiş, yüzüne zafer kazanmış bir büyücünün hain gülümsemesi yayılmıştı. Artık, iş çığırından çıkmış, ok yayından fırlamıştı. Adam, güncenin hırsızından emindi. Adımlarını yavaşlatarak yaklaştı kıza. Her sabah, güncesini düşleriyle doldurduğu o geniş ve pürüzsüz popoya avuç içlerini dokundurduğu anda önce duymak istemediği bir çığlığı duydu. Hemen ardından da ‘Sapık!’ sesi ile birlikte, suratına inen ağır şamarı duyumsadı. Kız, ne olduğunu bile anlamadan şamarı adamın suratına yapıştırmış, ardından da ofiste bulunan bir başka memura doğru koşup, yardım istemişti. Kız ağlıyordu. Adam ne yaptığını da, ne yapacağını da bilemiyordu! Kafası bir hayli karışmıştı! Madem, bu kız kendisinden hoşlanmıyordu neden onca gösteriyi sunmuştu kendisine? Hem, neden bugün, kendisinin en çok beğendiği pembe mini eteği giymişti? Bir de fotokopi makinesinin yanı başında, dönüp dönüp geriye doğru bakmalar başka nasıl açıklanabilirdi? Bütün bunları öğrenebileceği tek yer güncesiydi. Bir de tüm bunları yaptıktan sonra pişmanlık duyuyormuş gibi çığlık atıp, masum olduğunu ilan ediyordu. Biraz sonra, ofisteki tüm arkadaşlarının sert bakışları eşliğinde masasına geri döndü. ‘Zaten beni kimse sevmez, sevemez’ dedi kendi kendisine sessizce. Masasına tekrar oturup işlerine başlamaya çalıştıysa da beceremedi. Öğlene doğru bölüm müdürü O’nu odasına çağırdı ve tam olarak ne yapmak istediğini sordu. Adam, her şeyin bir yanlış anlamanın sonucu olduğunu, gerekirse özür dileyebileceğini, dün gece iyi uyuyamadığını söyledi. Öğlen arası aldığı bir demet beyaz gülü de sekreter kıza verip, özür diledi. Bütün gün boyunca kimse ile konuşmadı. Zaten sabah gerçekleşen olay kendisini yeteri kadar yerin dibine geçirtmişti. Akşama kadar masasına gelen kağıtlarla boğuştu. Bir yandan yaptığı aptallık vardı kafasını esir alan bir yandan da güncesinin başına gelenler.

* * *

Güncesini yitirmiş olmanın, kendisi hakkındaki her şeyin insanlar tarafından bilinmesinden başka kötü bir yönü daha vardı. Artık bir tarihi, yazılı bir geçmişi yoktu. Son on beş yıldır başına gelen her şeyi, gördüğü her düşü, kurduğu her kişisel dünyayı güncesine kaydetmişti. Oysa şimdi, her şey yok olmuştu. Ortada günce olmadığı için kendisi de geçmişsiz, tarihsiz bir zavallıdan ibaret idi. Rüzgarda oradan buraya savrulan bir yapraktan ne farkı vardı? Şu anda bulunduğu yerin ne anlamı vardı eğer bir önceki bulunduğu yeri tanımlayamazsa? Şimdi buradaydı çünkü on beş yıllık geçmişi burada olmasını gerektiriyordu. İşte şu karşı masada oturan Mustafa Bey idi. Hiç sevmezdi kendisini ama yine de güler yüzünü gösterirdi her zaman. Mustafa Bey, kendisi hakkında günceye yazılanların onda birini okusaydı herhalde düelloya davet ederdi O’nu. Bölümün Müdürü ise pisliğin tekiydi O’na göre. Rüşvet yiyen ama memurlarına zırnık koklatmayan bir hırsızdı. Bir de nutuk atardı her seferinde ‘İşlerinizi hızlı yapın. Kimseyi kayırmayın. Sakın rüşvet kabul etmeyin’ diye. Müdür Bey hakkında bildiği çok şey yoktu ama bir zamanlar Müdür Bey’in, samimi bir konuşma sırasında, kendisinin de günce tuttuğunu söylediğini anımsıyordu. Bir anda kafasının üzerinde, işlerini bitirip eve gitmeye hazırlandığı zamanlarda olduğu gibi bir rahatlama duyumsadı. ‘Neden olmasın?’ diye sordu kendisine. ‘Madem güncemi kaybettim, ben de başka birisinin güncesini çalarım. Böylece en azından yeni bir geçmişim olur’ dedi. Önce saçma görünen bu düşünce, alternatifsizliğin getirdiği çaresizlik ile güç kazandı. Başlangıçta zor olacaktı elbet yeni bir günceye ayak uydurmak. Yine de denemekte yarar vardı. Hem, kaybedeceği bir şey de yoktu. Böylece, ilerde kendisine eski güncesi gösterildiğinde, ‘Bu benim değil! Bakın, benimkisi bilgisayarımda kayıtlı’ diyebilirdi. İşin bu yönü keyfini iyice arttırdı.

Öğleden sonra, müdür beyin odasından çıkması için sürekli an kolladı. Müdür Bey’in diğer bölüm başkanları ile toplantıya gireceğini duyduğunda ise olayların beklediği gibi geliştiğini düşündü. İlk fırsatta odaya girip masanın üzerinde kendisini bekleyen anahtarları aldı. Müdür Beyin adresini bildiğinden emindi. İşe ilk girdiği zamanlarda çok uğrardı evine. Kendi evine uzak bir yerde olmayışı, yürüyüş mesafesinde olması ise bir başka iyi nokta idi. Mesai saati bitip, iş yerinden ayrılırken, bekçiye yine selam verdi. Bekçinin, O binayı terk ederken, arkasından bağırarak, ‘Bugünkü gazetede sizin hakkınızda bir haber var memurum! Okumak ister misiniz?’ deyişini de dikkate almadan otobüs durağına doğru ilerledi. Otobüsteki hemen herkesin O’nun hakkında konuşuyor olması şaşırtmadı kendisini. Korkutmadı da! Eve vardığında, gece için tasarladığı eylemi hazırlamaya başladı. Artık, geçmişi olmayan bir serseri gibi değil, savaşarak kendine geçmiş yaratacak ve bunu yaparken en büyük düşmanlarından birisi olan Müdür Bey’den intikam alacak, cesur bir cengaver gibi duyumsuyordu kendisini. Gece yarısına kadar uyumadan oturdu ve saat tam 3:00’ta yola koyuldu.

* * *

Her şey o kadar yolunda gitti ki buna kendisi bile şaşırdı. En ufak bir gürültü yapmadan müdürün evine girdi, dosyaları birer birer disketlere kaydetti ve sonra da aynı kapıdan geri çıktı. Anahtarları da çıkarken koltuğun altına bir yerlere bıraktı ki müdür bozuntusu anahtarları evde unuttuğunu ve bir gün önce zaten iş yerine götürmediğini düşünsün.

Kendi evine gece yarısı 4:13’te dönebildi. Yanında getirdiği disketlerde bulunan günce dosyalarını tek tek kendi bilgisayarına yükledi. Her bir klasörün tamamlanışında, rahat bir nefes alıyor, kendine biraz daha geliyordu. Yıl klasörleri bir araya gelince ortaya on üç yıllık bir günce çıktı. Kendi eski güncesinden iki sene azdı ama buna da razı idi. Hem, artık tek bir güncesi vardı ve o da şu anda bilgisayarında var olan günceydi. Bir yandan da Müdür Bey’i düşünüyor, zavallı adamın yarın sabah karşılaşacaklarını düşleyip, kendi kendine keyiflenip, gülüyordu. Bütün yükleme işlemlerini bitirdikten sonra güncelerden bir kaçını okudu. Müdür Bey’in görünüşte kendisine hiç benzemese bile aslında zevkleri yönüyle pek çok ortak noktayı paylaştıklarını fark etti. Bir süre daha okumaya devam ettikten sonra, uykusuna yenik düştü ve bilgisayarın başında sızdı.

* * *

Salondan çocuk sesleri geliyordu güneş ışıkları içeriyi doldurduğunda. Her zamankinin tersine bu sabahki ışık içeriye lacivert bir hava katmıştı. Adam, etrafın yeni rengine aldırmayıp, sağına soluna bakındı. Kendisini sarhoş gibi duyumsuyordu ama bir yudum bile içmediğinden emindi. Mutfaktan yayılan kızarmış sucuk kokusu bütün evi sarmıştı. Bilgisayarı kapatıp, salona geçti. Çocuklardan küçük olan ağlayarak ‘Baba! Baba! Şuna bir şey söyle. Topu bana vermiyor’ dedi. Adam nasıl yaptığını anlamadan çocuğun başını okşadı ve büyük olan çocuğa işaret parmağını göstererek kısa bir azar çekti. İşte tam o sırada, karşısında ezik bakışlarla kendisini süzen bu çocuğun yüzünün, dün otobüste kendisini çekiştiren gençlerden birisinin olduğunu anladı. Küçük olanın yüzü ise diğer gencin yüzünün aynısıydı. Olanlara bir anlam veremediği için hemen bir yerlere koşmak istedi. Mutfaktan gelen kokuyu izleyerek, mutfak kapısının önüne geldi. Bu noktadan sonra her şeyin bir daha geri gelmemek üzere kaybolduğunu, derin yalnızlığının sonsuz bir çukura yuvarlanır gibi kendisinden uzaklaştığını fark etti. Mutfakta, bedenini her zamanki gibi çalkalayarak yemek pişiren kadın, ofisteki sekreterin kendisi idi. Yüz aynı, beden aynı, pembe mini etek aynı idi... Kadın arkasına dönüp, küçük bir tebessüm gönderdi adama. Adam ise dün başına gelenlerden sonra temkinli davranmayı öğrenmişti. Bütün bunların bir düş olmadıkları belli idi. Mutfaktan içeri girdi ve birkaç çatalı eline alıp sesler çıkardı. Kadın tekrar arkasına dönüp gülümseyerek ‘Tamam kocacığım! Kahvaltı birazdan hazır. Sen sofrayı kur, ben hemen getiriyorum tavada kızaranları’ dedi. Kapıdan çıkarken, mutluluktan parıldayan gözlerini bir daha kadının güzel poposuna dikti. Sürekli devinip duran bedenin önünde bu sefer fotokopi makinesi değil, mutfak ocağı vardı. Çalan zili duyup kapıya yöneldiğinde ise artık her türlü sürprize açık idi. Kapıyı açtı. Kapıcı kılığındaki biletçi, bir gün önceki sinsi gülümsemesi ile sarı dişlerini göstererek ‘Muradına erdin mi abi? Hem sarışın hem de ithal değil’ dedi.

Ali Rıza ARICAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder