Bu Blogda Ara

21 Nisan 2015

LU XUN’UN NEŞTERİ VE BİR DELİNİN GÜNLÜĞÜ

Silahlara Çağrı, modern Çin edebiyatının öncülerinden Lu Xun’un 1922’de yayınlanan ilk öykü seçkisine verdiği addır. Bu seçkideki ilk öykü, Bir Delinin Günlüğü başlığını taşır. Aslında bu öykü, ilk defa 1918 yılında, zamanın ilerici düşünürlerinin çıkardığı Yeni Gençlik dergisinde yayınlanmıştır. Pek çok edebiyatçıya göre Çin modern öykücülüğünün ilk örneği olarak sayılan bu yapıt, hem içeriği hem de biçemi yönüyle Lu Xun’un daha sonraki yıllarda yazacağı diğer öykülerinde kullanacağı düşüncelerin ve yöntemlerin izlerini taşır.

Öykünün içeriğinden söz etmeden önce, başlıkla ilgili bir konuya değineyim. “Bir Delinin Günlüğü”, başlığı Lu Xun’dan önce Batı Edebiyatında iki kere kullanılmıştır. Fransız yazar Maupassant’ın ve Rus yazar Gogol’un aynı başlığı taşıyan öyküleri Lu Xun bu öyküyü yazmadan yıllar önce yayınlanmıştı. Lu Xun’un bu öykülerden haberdar olmaması düşünülemez. Maupassant’ın yapıtı pek bilinmeyebilir belki ama Gogol’un öyküsü, Burun ve Palto’yla birlikte o zamanda bile meşhur olmuş öykülerdi. Dostoyevsky’nin “Hepimiz Gogol’un Palto’sunun altından çıktık.” sözü bugün olduğu gibi o zamanlarda da biliniyordu.  Bu durumda, Lu Xun’un öyküsüne daha önce kullanılmış bir adı verirken bunu bilinçli bir şekilde yaptığını kabul etmek zorunda kalırız. Büyük bir olasılıkla soyunduğu aydın görevinde kendisini Gogol’a yakın gördüğü için bu adı seçmişti, Lu Xun. Gogol’un, öykülerinde Rus toplumundaki ikiyüzlülükleri ve yozlaşmaları metaforik bir anlatımla eleştirmesi gibi; o da, Çin toplumunu ve Çinli kimliğini ameliyat masasına yatırıp, çok sevdiği tabirle “toplumun hasta bedenine neşter vuracaktı.” 

Edebiyat eleştirmeni Ivan Panin*, “Rus Edebiyatı Üzerine Ders Notları: Puşkin, Gogol, Turgenyev, Tolstoy” adlı kitabında Gogol hakkında şunları söyler. “Gogol bir direnişçidir, otokrasinin zayıflıklarını zırnık merhamet göstermeksizin eleştiren bir aydındır. Gogol’un sanatı protestosunu bilinçdışından yapmaz; insan olan Gogol sanatçı olan Gogol’u kullanır, ona kendi sesini verir ve böylece asil ruhunun isyanını yapıta yansıtır.” Bu açıdan bakınca Lu Xun’un bu adı tercih etme nedeni biraz daha açıklık kazanıyor. 

Gelelim öyküye. Öykü, şizofren ve paranoyak bir hastanın günlüğünden ibaret. Anlatıcının günlüğü buluşundan ve okumaya başlamasından söz ettiği giriş kısmını saymazsak on üç kısa bölümden oluşuyor. Hastanın nasıl bu hale geldiğini bilmiyoruz, öykü onun her şeyden ve herkesten kuşkulanan, hafakanlı ve kuruntulu söylemleriyle başlıyor. Bir köpeğin hırlamasından korkunç anlamlar çıkarıyor, dolunayın belirmesinden de ayın gökyüzünde görünmemesinden kendisine yönelik komplo teorileri üretiyor. Çocuklar ona bakıp aralarında fısıldaşıyorlar, bir kadın çocuğunu döverken küfürler ediyor, komşular yanından ona sinsi bakışlar fırlatarak geçiyorlar… Ne olursa olsun, öykünün kahramanı etrafındaki insanlara güvensizliğinin ve kendi kuruntularının kurbanı olarak, kafasında yepyeni bir dünya kuruyor. Öykünün ilk vurucu cümlesi üçüncü bölümün sonunda çıkıyor karşımıza.

“Sadece dikkatli ve titiz bir araştırma bize gerçeği gösterebilir. Hayal meyal hatırlıyorum, bir yerlerde okumuştum,  insanların antik zamanlardan beri birbirlerini yediklerini. Tarih kitaplarının sayfalarını karıştırırken, karşıma tarihler çıkmıyor belki ama Konfüçyüs’ün bilinen ilkelerine rastlıyorum. “İyilikseverlik, doğruluk, ahlaklılık”. Aynı sayfalara, uyku tutmayan gecelerde tekrar döndüğümde, nihayet görebiliyorum satır aralarına saklanmış gizli mesajları: “İnsanları yiyin!” Bu sözcükler –kitaplarda yazılıp, köylülerce okunan- tuhaf ve alaycı bir yüzle bakıyorlar bana. 

Yoksa beni de mi yemeyi planlıyorlar?”

Bu bölümden sonra yazar, sürekli eski metinlere ya da olaylara göndermeler yaparak insanların tarih boyunca nasıl birbirlerini yediklerini anlatıyor. Tabii bunu yaparken, öykü kahramanının korkuları ve endişeleri ön planda ve biz okuyucular olayları onun gözünün önünden ve aklından geçenlerden biliyoruz. On ikinci bölüme kadar öykü herhangi bir yönelimi olmayan durgun bir anlatımla devam ediyor. On ikinci bölümde öykünün kahramanı şunları söylüyor:

“Şimdi farkına varıyorum ki bugüne kadarki hayatımı, son dört bin yıldır insan eti yiyen bir ülkede geçirmişim. Kız kardeşim öldüğünde büyük ağabeyim çekip çeviriyordu evin işlerini. Büyük bir olasılıkla kız kardeşimi de yedirdi bize, diğer yemeklerin içine katarak. Bilmeyerek kendi kız kardeşimin etini yedim, şimdi sıra bende.

Dört bin yıllık yamyamlığın ağırlığı omuzlarıma binmiş haldeyken, her ne kadar bir zamanlar masum olduğuma kendimi inandırmış olsam da, bundan sonra nasıl bakarım diğer insanların yüzlerine?”

On üçüncü bölüm sadece iki cümleden oluşan vurucu bir sondan ibaret.

“Henüz insan eti yememiş çocuklar var mıdır dışarıda? En azından onları kurtaralım…”

Öykünün başından sonuna metaforik öğelerle süslenmiş olduğunu ve Lu Xun’un bu öyküsüyle toplumda geçerli olan Konfüçyüsçü değerlere savaş açtığını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Evet, klasik metinlerde doğruluk, iyilikseverlik ve benzeri değerler sürekli olarak teşvik edilirler ama aynı kitaplar yolsuzluk yapan babayı yetkililere şikayet etmenin neden yanlış olduğunu da anlatır. Yine aynı metinlerde otoriteye itaat, ebeveyne saygı, toplum içindeki saygınlığı ne pahasına olursa olsun koruma gibi insanı bireysellikten ve özgürlükten uzaklaştıran öğretiler de mevcuttur. Lu Xun, zamanın pek çok aydını gibi, Konfüçyüsçülüğü Çin toplumunun ilerleyişine engel olan bir duvar olarak görüyordu ve onu alt etmeden ya da en azından sıkı bir reformdan geçirmeden, Çin’in modern bir ülke olamayacağını savunuyordu.

İnsan eti yeme ya da kısaca yamyamlık diyebileceğimiz davranış ise büyük bir olasılıkla Çin’de o zamanlar geçerli olan feodal toplum yapısına işaret etmektedir. Güçlünün güçsüzü ezdiği, insanlıktan çıkardığı, köleleştirdiği, adaletin mülkün temeli değil de mülkün adaletin temeli olduğu bir sistemdir feodalizm. Bu sistemde güçsüz insanın yaşama hakkı, otoriteye baş eğmesine bağlıdır. Bu da asla birey olamaması, asla özgürce kararlar verememesi demektir. Lu Xun, daha sonra yazacağı öykülerde olduğu gibi gücün, ailenin ya da pratik olmayan (sekiz-ayaklı kompozisyon nasıl yazılır gibi) bilgilerin değil de insan olma paydasının birleştirdiği değerler üzerinden bir toplum kurma düşüncesini güder. Ona göre temelde merhamet, sevgi, adalet gibi değerler korunmalı ve bunlar üzerinden özgür, dinamik, modern bir toplum inşa edilmelidir.

Öykünün sonunda “Çocukları koruyalım.” mesajı vermesi, gelecek nesillerin aynı gerici ilkelerle zehirlenmemesi temennisini belirtir. Lu Xun, öyküsüne kahraman olarak bir deliyi seçmiştir çünkü ancak deliren bir insan görebilir gerçeği, deliren insan korkusuzlaşır, etrafındaki baskılardan arınıp kendi aklıyla düşünmeye başlar. Toplumun akıllı olarak gördüğü insan, kendisine düşen görevi beklentilere göre yapan; yani iyi bir evlat, iyi bir vatandaş, iyi bir anne-baba, iyi bir işçi olabilen kişidir. Toplumun tepkisini çekmemek ve yaftalanmamak için insan birey olmaktan vaz geçer ve sürekli kendinden bekleneni yapar. Oysa deli böyle değildir. Hem Gogol’da hem de Lu Xun’da deli karakteri söylenilmeyeni söyleyen, görülmeyeni gören, bir çeşit aydınlanmış insandır. Gogol’un öyküsünün baş kahramanı iyileşmez ama Lu Xun, öykünün girişinde kendi öyküsünün kahramanının iyileşip yakınlarda bir kentte memuriyet görevine atandığını söyler. Buradan da şu sonucu çıkarabiliriz. Aslında herkes biliyordur nelerin doğru nelerin yanlış yapıldığını, herkes biliyor ama kimse sözünü edemiyor. Satır aralarındaki “Birbirinizi yiyin” mesajını görmek yetmiyor gelecek nesilleri korumak için. Harekete geçmek, bir şeyler yapmak, ataerkil toplumun ataerkil değerlerini alt üst etmek ve yeni Çin’i kurmak gerekiyor.

 Aslen bir hekim olan Lu Xun’u, Japonya’daki eğitimini yarıda bıraktırıp Çin’e getiren de bu amaç değil miydi zaten? Lu Xun’u, dört bir köşesinden su alan bir gemiyi tamir etmeye ant içmiş bir gemici ustasına benzetebiliriz. Japonya’dayken yaşadıklarından sonra, bilimle ve teknikle değil de edebiyat ve sanatla Çin’i tamir edebileceğine inanmıştı. Öykülerini ve denemelerini yeni bir Çin’i kurmaya adamıştı bu yüzden. Sun Yat Sen’in kurduğu Çin Cumhuriyeti beklentilerini karşılamayınca karamsarlığa düştü, 4 Mayıs hareketi içerisinde aktif olarak yer aldı. Komünist Parti’ye asla üye olmaması da aslında onun siyaset üstü bir tavır takınma çabasının göstergesidir. Mao, yaşamı boyunca Lu Xun’u el üstünde tutmuştur ve onu gerçek bir devrimci olarak lanse etmiştir. Ömrü yetseydi de 1949 devrimini görseydi, Lu Xun ne yazardı bilemeyiz ama Kültür Devrimini görseydi büyük bir olasılıkla yazdıklarından dolayı burjuvazi olmakla suçlanır; ya hapse atılır ya da Lao She gibi halkın önünde azarlanırdı. Ardından da intihar* ederdi.

Lu Xun’un kitapları ondan sonraki Çinli nesiller için ilham kaynağı olmuşlardır ve on yıllardır lise müfredatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Yalnız, son birkaç yıldır Lu Xun’un yapıtları orta okul ve lise kitaplarından birer birer çekilmeye başlandı. Devlet destekli medya kuruluşlarından Xinhua Haber Ajansı bu durumu şu şekilde izah etmiş. “Ortaokul öğrencileri çok derin şeyler okumamalılar. Öğrencileri eleştirel okumaya ve derin düşünmeye çok erken yaşlarda başlatmamalıyız. Tam tersine, onların bilgiyi yavaş yavaş biriktirmelerine önayak olmalıyız.”

Bu değişikliğin altında çok farklı bir amaç olduğunu düşünenlerin sayısı doğal olarak bir hayli fazla. Lu Xun, karamsar ve gerçekçi bir yazardı. Öykülerinde ve denemelerinde sertti, acımasızdı, saldırgandı. Oysa günümüzün Çin’i böylesi sertliklere izin verecek bir zihniyetten çok uzak. Bilakis, Konfüçyüsçülük Çin’de her geçen gün biraz daha önem kazanıyor son yıllarda. Parti Genel Sekreteri konuşmalarında sık sık Konfüçyüs’e göndermelerde bulunuyor, Çin dünyanın dört bir köşesinde açtığı kültür enstitülerine Konfüçyüs’ün adını veriyor. Otoriteye itaati, ne pahasına olursa olsun düzeni korumayı, toplumsal harmoniyi sağlamayı esas alan Konfüçyüsçü ilkelerin Çin devletinin ekmeğine yağ sürdüğünü söylemek pek yanlış olmaz. Konfüçyüs’ün ilkelerini benimsemiş bir vatandaş kendisini dizginleyen, isteklerine öz-sansür uygulayan bir bireye dönüşür. Özellikle ekonomideki büyümenin yavaşlamaya başladığı son yıllarda; devlet, vatandaşlarını umutsuzluğa sürükleyecek, onları isyana ve değişim talebine teşvik edecek düşünceleri engellemek isteyecektir. Böyle bir ortamda Lu Xun’un sert metinlerini müfredattan çıkarmaları yönetici parti için isabetli bir karar olarak görülebilir. Bu ve ileride gelecek benzeri kararların Çinli gençlerin düşünsel gelişiminde nasıl bir etki yaratacağını ise zaman gösterecek.
                                                                                                                      12 Nisan 2015, Çanco

* Ivan Panin’in adı geçen kitabı Amazon’un sayfasından ücretsiz olarak indirilebilir. Çeviri bana ait.

* Resmi görüşe göre Lao She, Pekin’deki bir gölde intihar etmiştir ama öldürülüp göle atıldığını iddia edenler de var.

        Aşağıya bu yazıyı yazarken kullandığım birkaç kaynağı ekliyorum:

1.       The Real Story of Ah-Q and Other Tales of China – The Complete Fiction of Lu Xun, Penguin  Classics, Kindle Edition (Türkçe çeviriler bana ait.)

       Lu Xun’un yapıtlarının müfredattan çıkarıldığı üzerine iki haber:



       Lu Xun ve Çinli Kimliği üzerine benim yazdığım bir blog yazısı:


Şanhay’daki Lu Xun müzesiyle ilgili kısa bir tanıtıcı yazı:


       Harvard Üniversitesi tarafından hazırlanmış bir ders notu. Öykünün özeti ve yazıldığı dönem için neden önemli olduğu burada, tarihsel arka planıyla beraber güzelce anlatılmış. 

6.       https://coursewikis.fas.harvard.edu/aiu18/A_Madman%27s_Diary

*** Bu yazı www.cinhh.com sayfası için yazıldı ama sayfa şu sıralarda yenilendiği için henüz orada yayınlanmadı. Alışkanlık olmuş, bir yazıyı bloga koyup, yayınlamayınca bir sonrakine başlayamıyorum. Bir sonraki yazıya başlayabilmek için bunu bloga koyuyorum.  


09 Nisan 2015

Devrim Öncesi Çin: Toprak Ana*

Bir topluma dışarıdan bakıp, o toplumun değerlerini konu alan sanat yapıtları üretmek zordur. Sanatçı; dili ve kültürü kişisel gayretiyle sonradan öğrense bile, edineceği birikim asla o kültürün içinde doğmuş ve büyümüş bir insanın farkına bile varmadan içselleştirdiği birikimle eşdeğer olamaz. Bu birikim eksikliği pek çok noktada yazarı zor durumda bıraksa da aynı zamanda okuyucuya farklı bir bakış açısı vermesi yönüyle kayda değerdir. Burgess’den Malezya’yı, Kipling’den Hindistan’ı, Orwell’dan Burma’yı, Greene’den Vietnam’ı okuduğumuzda hem bir yabancının bakış açısıyla o ülkenin kültürüne nüfuz ederiz hem de yerel bir yazarın sıradan bulup sözünü etmediği marjinal bir dünyanın kapısını aralarız.

                                             

Pearl S. Buck’ın “The Good Earth” (Toprak Ana*) adlı romanı bu yüzden önemli bir yapıttır. Buck, aslında yukarıda saydığım yazarlarla aynı kategoride anılamaz çünkü kendisi altı aylıkken misyoner ebeveynleri tarafından Çin’e getirilmiş bir Amerikalı yazardır. İleriki yaşlarında babasının katı tutucu yetiştirme tarzına sitem etmiş, aydın bir insan olarak yoluna devam etmiştir.
Buck’ın çocukluğunun ve ilk gençliğinin büyük bir kısmı Çin’de geçiyor; Çinli arkadaşları oluyor, oyunları Çince oynuyor, Çin edebiyatının başyapıtlarını okuyor. Dile, kültüre, geleneklere en az bir Çinli kadar vakıf. Bunun yanında Amerikalı bir anne baba tarafından yetiştirildiği için, yaşıtı olan Çinlilerden farklı olarak, onların asla bilemeyeceği bir dünyanın bahşettiği imkânlara da sahip. Yaşadığı toplumu anlıyor belki ama bunu yaparken aynı zamanda çelişkileri, farkları, tuhaflıkları da görüyor ve kaydediyor.

Toprak Ana romanı Buck’a 1932’de Pulitzer ödülünü kazandırmış ve bu romanın basımından birkaç yıl sonra alacağı Nobel ödülü için de çok önemli bir itici güç olmuştur. O yıllarda yapılan bir söyleşide Buck şöyle der: Ben sadece bildiğim bir konuda yazabilirim ve daima orada yaşamış birisi olarak Çin’in dışında bir şey bilmiyorum. 1938’de Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmada da “Ben doğduğum yer ve atalarım göz önüne alındığında bir Amerikalıyım ama hikâye üzerine ilk bilgilerim, bir olayı nasıl hikâyeleştireceğime dair ilk düşüncelerim ben Çin’de yaşıyorken kafamda belirdi.” demiştir. Batı klasiklerini okurken, bir yandan da Çin edebiyatının klasiklerini devirmiştir. Bu iki taraflı birikimlerin sonucunda, yapıtlarında her iki edebiyat dünyasının izlerini de görürüz. Batılı romandan eleştirel gözü almıştır Buck; doğudan ise doğallığın sıra dışı olarak algılanıp, zevkli hale getirilebileceği gerçeğini.

Romanın başkahramanı Wang Lung adında yoksul bir çiftçidir. Olaylar bu çiftçinin ve zamanla genişleyen ailesinin etrafında gelişir, dallanıp budaklanır.  İlk bölümde Wang Lung’u ve babasını tanırız. Genç adam 1910’lu yılların başlarında, kendi sosyo-ekonomik düzeyinde bir kızla evlenmek üzeredir. O güne kadar yaşadığı hayat sefalet ve yoksulluktan başka bir şey getirmemiştir evine. Sürekli çay isteyen ve bir an önce torunlarına kavuşmayı talep eden bir babası vardır. Ev pistir, bakımsızdır. Tarlada çalışıp elde ettiği parayla hem evin ihtiyaçlarını görmek hem de para biriktirmek olanaksızdır. Evlilik bu yüzden geleceğe dair iyi bir yatırım olarak algılanır Wang Lung ve onun gibi milyonlarca diğer köylünün gözünde.

Wang Lung, kasabanın en zengin ailesinin evinde köle olarak çalışan bir kızla evlenir ve evlendikten sonra hayatı hızlı bir şekilde değişmeye başlar. Karısı O-Lan, hem zeki, hem tutumlu hem de çok çalışkandır. Evi çekip çevirir, yaptığı yemeklerle ve çayla Wang Lung’ın babasını memnun eder ve asla para israf etmez. Bunun yanında Wang Lung’un amcası ve yengesi, ailecek israf batağındadırlar. Bir karşıtlık örneği olarak amcanın evi, romanda karşılaşacağımız “kötü” karakterinin içini doldurur.   

Hikâye; evlilik, çocukların doğması, biriktirdikleri paralarla tarla almaları gibi güzel haberlerle başlar ve uzun süre benzeri olumlu gelişmelerle devam eder ama ileriki sayfalarda kıtlık baş gösterince Wang Lung çok sevdiği toprağa sırtını dönmek zorunda kalır. Çocukları açtır, karısı açtır, hepsinden önemlisi babası açtır. Sıkıntılara daha fazla katlanamazlar ve o zamanlar için Çin’de yeni bir ulaşım aracı olan trene binip güneydeki büyük bir kente giderler. Buradaki hayatları tam bir yoksulluk, sefalet ve sıkıntı manzumesidir. Adiga’nın, Mistry’nin ya da Rushdie’nin Hindistan’ın yoksul semtlerini konu alan romanlarını andırır bu sayfalar. Sokaklarda dilenirler, zenginlerin halka dağıttıkları ucuz ya da bedava yemekleri yerler, yeri geldiğinde çalarlar, yağmalamaya katılırlar.

Köylerine tekrar döndüklerinde ceplerinde biraz paraları vardır. Haksız bir yolla elde etmiş olsalar da bu parayı daha fazla toprak almak için kullanırlar ve kısa sürede işleri büyütürler. Kasabanın en zengininin (O-Lan’ın köle olarak büyüdüğü) malikânesini satın alırlar. Zenginleştikçe Wang Lung’un şımarıklığı artar, şımardıkça yoksulken sıkı sıkıya bağlı olduğu ahlaki değerlerin hayatındaki önemi azalır. Oğulları ciddi bir iş yapmazlar, tembeldirler ve sürekli birbirleriyle kavga halindedirler.  Wang Lung kendisine ikinci bir eş edinir. O-Lan bu duruma içerlese de sesini çıkarmaz.

Romanı bir bütün olarak ele alırsak, realist-naturalist çizgide yer aldığını söyleyebiliriz. Olaylar oldukları gibi anlatılmıştır. Herhangi bir siyasi görüş, herhangi bir ahlaki anlayış baskın değildir. Stendhal’ın roman için söylediği “Al aynayı eline, sokak sokak gez.” lafını anımsatır Buck’ın üslubu. Kendisinden önce Çin’e gelmiş oryantalist zihniyetli düşünürlerden uzakta bir konumdadır. Ne Arthur Smith gibi alay eder Çinli köylünün değerleriyle ne de Bertrand Russell gibi batılı olmayan değerleri çözülmesi gereken sorunlar olarak görür.  1910-1940 arası Çin’deki herhangi bir köyün ve köylünün hikâyesidir anlatılan. Gelenekler, değerler, insanlar arası ilişkiler abartılmadan, es geçilmeden, doğal bir şekilde dile getirilir.  O-Lan’ın kıtlık zamanında doğan kızını, doğar doğmaz öldürüşü bile basit cümlelerle geçiştirilmiştir ki modern zamanlarda doğup büyümüş bir okuyucu için bu sahneler ağır gelebilir. Oysa O-Lan için normaldir bu, yapılması gerekendir, diğer çocukların sağlıklı büyümesi için. Buck; süsleyip püslemez sahneleri, aşırı derecede dramatize etmez, gereksiz yere uzatmaz. Olaylar başka türlü olmaları mümkün olmadıkları için o şekilde meydana gelmiştir ve bu yüzden sıradan bir anlatımın dışında bir üslubu hak etmezler. Betimlemelerin çoğunda toprağa, doğal hayata, anneliğe ve kadınlığa övgüler vardır ama bu övgülerde bile ciddi bir sadelik göze çarpar.

İleriki hayatında feminist hareket içinde de yer alacak olan Buck bu romanında yarattığı kadın karakterle, Çinli kadın-anne imgesinin içini bir hayli doldurmuştur. Çinli kadın sessizdir, çalışkandır, doğum yapmadan önce kayın pederinin yemeğini hazırlar ve sonrasında, sökükleri onarmaya gidiyormuş gibi bir odaya girip tek başına çocuğunu doğurur, işini bitirdikten sonra da kalkar tarlaya kocasının yanına gider. Hiçbir şeyden şikâyet etmez, hiçbir iş ona ağır gelmez. Bunun yanında evi, içindeki bireylerle beraber çekip çeviren de kadındır. Evin ana sütunudur, o varken çatı ayakta durur, o varken duvarlar dışarıdaki fırtınalara dayanabilir. Kadının toprakla olan bağını, verimlilik ve şefkat yönüyle benzerliklerini şu cümlelerle ifade eder Buck:

“Ama kadının büyük kahverengi memesinden, serin bir pınardan fışkırır gibi çıkıyordu süt. Çocuk ağzını dayayıp memelerin birinden kar beyazı sütü içerken, öteki memeden gelen süt durmuyordu. Kadın bırakıyordu sütü kendi başına. Çocuğa yetecek kadar vardı ne de olsa! Pek çok çocuğa yetecek kadar boldu süt. Kimi zaman bilinçli olarak, sırf elbisesi ıslanmasın diye, akıtırdı sütünü toprağa. Toprağın sütü emdiği yerde koyu, yumuşak, bereketli bir nokta belirirdi.”

Romanda ana karakterler Wang Lung ve O-Lan olmasına rağmen, gerçek ana karakter toprağın kendisidir. Yukarıdaki paragrafta da gözlemleyebileceğimiz gibi kadın-anne ile toprak arasında kopmaz bir bağ vardır. O-Lan memesinden gelen sütü toprağa akıtırken bir kurban vermektedir. “Ben de senin gibiyim. Yavrularım için süt verip, onların karnını doyurmak zorundayım. Senin yavruların da biziz. Doyur bizi.” demektedir adeta.

Wang Lung’un toprağı her zaman için güvenilecek bir kucak olarak algılayışı ise roman boyunca sık sık çıkar karşımıza. Şu satırlarda Wang Lung, o sırada ilk çocuğuna hamile olan karısının eline bir gümüş parayı bırakışını anlatır. Kadın hayatında ilk defa gümüş bir paraya dokunmuştur. Wang Lung için ise paranın kaynağı olan toprak gerçek övgüyü hak edendir:

“Wang Lung sigarasını tüttürerek oturdu, masanın üzerindeki gümüş parayı düşündü bir süre. Toprağın bağrından çıktı bu gümüş para; elinin emeğiyle, sabanın toprağı deşmesiyle fışkırdı. Damla damla teriyle topraktan söktü bu gümüş parayı. Önceleri, cebinden bir gümüş para çıkarıp birisine verdiğinde; bedeninden bir parça kesilmiş ve bu parça düşünmeksizin bir yabancıya teslim edilmiş gibi hissederdi. Ama şimdi, ömründe ilk defa, bu acıyı duymuyordu. Evet, kasabadaki terzinin elinde gördüğü ışıltılı şey herhangi bir gümüş para değildi, paranın çok daha ötesinde bir anlamı vardı: doğacak oğlunun giyeceği bir elbiseydi o.”   

Romanda iyiler ve kötüler yoktur. Onun yerine çok çalışıp topraktan kazananlar ve kazanmadığı halde aileden kalanı kumarda kaybedenler vardır. Türkçe edebiyatta hangi romanla karşılaştırılır tartışılır ama içeriğin gelişimi itibarıyla Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’na, karakterler ve başlarından geçen olaylar itibarıyla Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine benzetilebilir. Köy hayatının betimlemeleri ise en çok Kemal Tahir’i ve Fakir Baykurt’u anımsatıyor.

Bir uygarlığı anlamak için o uygarlığın tarihini ve edebiyatını anlamak şarttır. Devrim öncesi Çin’de köylülerin hayatı nasıldı, ne gibi inançları vardı, paranın ve ticaretin önemi neydi, kadının toplumsal hayattaki rolü nasıldı,  hangi gelenekler hayatı şekillendirmede önemli rol oynuyorlardı… Bu ve benzeri soruların yanıtlarını Toprak Ana’da bulmak mümkün.

Özellikle Çin toplumu ve kültürüyle ilgilenen herkese bu romanı okumalarını içtenlikle tavsiye ederim.
                                                                              
                                                                                                     8 Nisan 2015, Çanco

* Kitap Türkçe’ye çevrilmiş ve çevirmen kitabın adı için “Mübarek Toprak” ifadesini uygun görmüş. Bire bir çeviri olması açısından daha doğru olsa da ben “Toprak Ana” adını romanın özüne ve vermek istediği mesaja daha uygun gördüm.

** Yukarıdaki yazıda geçen alıntıları İngilizce metinden ben çevirdim. Çok ustaca bir çeviri yapmadığımın farkındayım. Elimden geldiğince yazarın üslubunu tutturmaya çalıştım. İngilizce metnin çok daha etkileyici olduğunu itiraf etmeliyim.

BU YAZI İLK OLARAK "ÇİN HAKKINDA HER ŞEY" SİTESİNDE YAYINLANDI. ORADA YAYINLANDIKTAN BİR GÜN SONRA YAZIYI KENDİ SAYFAMA DA KOYUYORUM. BUNDAN SONRA HAFTADA EN AZ BİR KERE ÇİN EDEBİYATI, KÜLTÜRÜ VE TARİHİ ÜZERİNE YENİ BİR YAZI YAZIP, BU SİTEDE YAYINLAYACAĞIM. YUKARIDAKİ YAZIYA BURAYA TIKLAYARAK ULAŞABİLİRSİNİZ. 


11 Mart 2015

İki

“Hadi şimdi de güneşe arkamızı dönüp gölgelerimizi sayalım!”

Dün gibi hatırlıyorum o günü; sahilde dalgaların kıyıyı hafif darbelerle dövdüğünü, güneşin kırmızı bir portakal gibi ağır ağır suya battığını gözümün önüme getirmem hiç de zor olmuyor geçen bunca yıla rağmen. Arkadaşlarla tüm öğleden sonra yüzmüş, sonrasında kasabaya inen son otobüsü kaçırmamak için, alelacele toplanmıştık şezlongların arkasında. Güneş batmadan yola çıkalım ki çok geç olmadan kasabaya varalım diyorduk. 

“Bir iki üç dört … “

Sayan kimdi? Arka sıralarda kola şişesine koyduğu birayı hocalara çaktırmadan yudumlayan Ayyaş Yaşar mıydı yoksa üniversiteye giriş sınavında ful çekip Boğaziçi’nde endüstri mühendisliği okuyan Sivri Kemal mi? Nedense o kısmı kalmamış aklımda. Ne kadar zorlasam yüzler belirmiyor o laciverdi boşlukta. Sadece anlık duygu boşalımları; nereden geldiği belli olmayan yüz kızartıcı hatalar ya da yürek hoplatıcı sevinçler var karanlığın biçim tutmayan boşluğunda. 

“Yediiiii”

“Ne yedisi olum, biz altı kişiyiz!” 

“Beğenmediysen sen say olum, yedi gölge var işte.”

“Bu salak saymayı bile beceremiyor. Dur bir de ben sayayım. Ayrılın bakim azıcık!”

“Bir iki üç…”

Böyle başlamıştı maceram. Farklı olduğumu anlamam için başkalarından uzaklaşmam gerekiyordu. Birlikteyken gölgeler birbirine karışıyor, tek bir kütleymiş gibi hareket ediyordu. Ancak yeteri kadar sürede, yeteri kadar mesafede kendi başıma kalırsam farkına varabilecektim aslında kim olduğumu, tam olarak ne istediğimi.

“Altı, yedi!, valla yedi çıktı yine”

“Olum kim o iki gölgesi olan, çıksın piyasaya. Söz dövmeyeceğim. Sen misin yoksa Dobi? O ikinci de göbeğinin gölgesi mi?”

“Biraz daha ayrılın, herkes bir köşeye çekilsin. Kendi gölgesine baksın. Kim hile yapıyorsa çıkar şimdi ortaya.”

İşte o anda fark edebilmiştim uzun yıllar boyunca beni takip edecek olan, nedenini değil de sonuçlarını idare edebileceğim gölgemin varlığını. 

“Olum Ziya, bu ne hal?”

Bir bana bir yere bakıyordu. Sanki altıma etmişim de donumdan aşağıya ıslanan kısmımı gösteriyordu parmağıyla. Utanmalı mıydım? Yoksa olağan bir şeymiş gibi mi davranmalıydım?

“Ne olmuş ki?”

Ayyaş Yaşar bana bakıp pis pis gülüyordu. Bir yandan da diğerlerini çağırıyordu eliyle işaret ettiği yere.
“Ne o lan, yoksa şeyin de mi iki tane senin?”

Gülüşme sesi; gençliğin, takmamanın, muhabbetin sesi dalgaların yalın çığlıklarına karışıyor sahilin bu ıssız köşesinde.

“İnkar mı edeceksin olum! Baksana iki tane!”

“Hepimiz aynı anda çift görüyor olamayız ya!”

“Neden sende iki tane var? Başka neyin iki tane lan?”

“Nasıl yapıyorsun böyle bir hileyi anlat!”

“Seni hilebaz? Nerenden çıkıyor lan o ikinci gölge”

Beş ayrı polis tarafından aynı anda sorguya çekilen bir suçlu gibiydim. İşin kötüsü, suçumu inkar edebilecek durumum hiç mi hiç yoktu. Evet, cinayeti işlemiştim, silahı da gömmüştüm ağacın dibine. Ayağımın altında iki gölge, saatin merkezi gibiydim adeta. Nereye dönsem iki tane ben!

“İki gölge olması için ya iki Ziya olması lazım ya da iki güneş. Ha ha ha, bu durumda ikisi aynı şey. Güneşin Ziyası var karşımızda.”

Bu espriyi yapan Kemal olmalıydı. Kimsenin anlamadığı laflar edip, kendi kendine gülmesi, sonrasında arkasındaki ordunun isteksizliği karşısında dumura uğrayan komutanın bozgunluğu.

“Ne diyon Kemal yaaa, çekil şöyle ayakaltından da çıkaralım bu adamın foyasını.”

“Foya moya yok olum, baktım ben her tarafına. Adamın iki gölgesi var işte.”

“Saçmalama olum, kimsenin iki gölgesi olamaz. Hem aramızda birimizin iki gölgesi olacaksa neden Ziya’nın oluyor, benimkisi olsun.”

“Bırakın şimdi şamatayı ya! Otobüsü kaçıracağız. Beş dakika sonra kalkıyor.”

Bu son lafı söyleyen Zilli Yıldırım’dı. Sınıfta zile kaç dakika kaldığını saniyelerine kadar her daim bilir, sorulduğu anda yanıtlardı. Önceleri adı Zilci’ydi ama sonra zamanla Zilli’ye dönüşmüştü.

“Hadi o zaman koşalım olum. Otobüsü kaçırdık mı gece burada kalırız. Cebimde on lira var, onu da leş gibi kokan bir otel odasına veremem.”

Hep birlikte koşmuştuk sonrasında, gölgelerimiz önlerimizde, sanki onları yakalamaya çalışır gibi. Ne koşarken ne otobüsteyken ne de kasabaya varır varmaz girdiğimiz dönercide aklımıza gelmemişti öğleden sonra yaşadıklarımız.

Akşam arkadaşlardan ayrıldıktan sonra, tek başıma eve giderken bir sokak lambasının az ilerisinde durup; ayağımın altında ezilmiş de feryat edercesine yardım dilenen ikinci gölgemi fark etmemiş olsaydım, büyük bir olasılıkla ben de unutacaktım o gün sahilde gerçekleşen tuhaf gölge olayını.

-- Devam edecek (Belki...) --

29 Ocak 2015

EĞİTİMDE TARTIŞMA YARATACAK KARAR: ÖĞRETMENLERE REKLAM ALMA İZNİ ÇIKTI.


2012 yılında, dönemin Milli Eğitim Bakanı Halil İbrahim Yavaş tarafından çıkarılan ve öğretmenlerin ders sonlarında öğrencilerinden bahşiş almalarına izin veren yasa öğretmenler tarafından karışık tepkilerle karşılanmış, kimi siyasetçilerin ve ekonomistlerin olumlu yaklaşımlarına rağmen, eğitim camiasında ciddi tartışmalara yol açmıştı. Milli Eğitim Bakanı Irmaklı, dün gerçekleşen şûradan hemen sonra yapılan basın toplantısında; hükümetin, eğitimde yenilik politikalarının bir adım daha ileriye götürdüğünü ve bundan sonra öğretmenlerin derslerde kullandıkları her türlü eğitim öğretim malzemesi üzerine reklam alabileceklerini açıkladı.
 
Basın açıklamasından hemen sonra uğradığımız bir okuldaki öğretmeni, bir yıllık reklam gelirlerini hesaplarken bulduk. 
Basın toplantısında konuşan, çiçeği burnunda Eğitim bakanı Faruk Doğan Irmaklı; Eylül 2015’te başlayacak olan eğitim öğretim yılı için uzun süre tartışılacak yeniliklerin müjdesini verdi. Arapçanın liselerde, Osmanlıcanın ortaokullarda zorunlu ders olacağı, fizik derslerinin seçmeli hale getirileceği, matematik derslerinin haftada altı saatten haftada üç saate indirileceği, açığa çıkacak üç saatlik dersin de İslam Tarihi dersleriyle doldurulacağına değinen bakan; konuşmasının sonlarına doğru uzun süredir kulislerde gezinen ve dedikodusuyla bile pek çok insanı rahatsız eden  reklam konusuna değindi. Beklenenden uzun süren basın toplantısında bakan Irmaklı özetle şunları söyledi:

Değerli  basın mensupları, çalışma arkadaşlarım, sayın eğitimciler;

Çok iyi biliyorsunuz ki ben üç yıl Ekonomi Bakanı olarak halkımıza ve hükümetimize hizmet verdim. Şimdi de yeni görevimde farklı ufuklar açmak, gidilmemiş yolları denemek için takım arkadaşlarımla birlikte kolları sıvadım, olmaz olmaz deyip imkansızın peşine düştüm. Gerek Ekonomi Bakanıyken, gerek daha öncesinde Güreş Federasyonu Başkanıyken; kendime hep şu soruyu sordum: Bizim halkımız neden bu kadar meraklı milyarlarca dolarlık reklam gelirlerini facebook gibi, youtube gibi yabancı firmalara yedirmeye? O firmalar bizim hükümetimize tek kuruş vergi vermezken, kazandıkları tüm parayı alıp kendi ülkelerine götürürken; neden benim halkımın cebindeki para eksilsin?
 
Aynı okulda bir başka öğretmen, bakanlığın bu düşüncesinin ne kadar saçma olduğunu öğrencilerine anlatmakla meşguldü.
Bu yüzden hem İletişim ve Teknoloji Bakanlığıyla hem de Maliye Bakanlığıyla ortak bir  çalışma yürütüyoruz. Birkaç aya kadar, Türk örf ve adetlerine uygun senboru.com, cikcikmuhabbet.com ve kitab-ulsuret.com gibi sayfaları halkımızın kullanımına sunacağız. Bize özgürlük düşmanı, baskıcı, yobaz diyenlerin beklediği gibi ne facebook’u ne youtube’u kapatacağız. Yalnız, şunu unutmamalıyız ki Türkiye bir hukuk bir devletidir ve hukuk devleti olmanın gereğince kendi yasalarına aykırı bir olayla karşılaştığında gerekli önlemi alacaktır. Yabancı sosyal paylaşım siteleri eğer devlet sırlarımızı ortaya saçar, devlet büyüklerimiz hakkında yapılan hakaret içerikli resimleri, videoları ve yorumları silmezlerse; biz de gereğini hükümet olarak yapacağız.

Bunun yanında reklam gelirlerinden daha geniş bir payın ülkemizde kalması için öğretmenlerimize bahşişin yanında bundan sonra reklam da alabileceklerini müjdeliyoruz. Sistem nasıl mı işleyecek? Bakınız anlatayım. Her öğretmen öğrencilerine sınav ve ödev kağıdı verir, derste göstermek için sunumlar hazırlar, videolar çeker, resimlerden albümler yapar. Öğrenciler, öğrenmenin bir parçası olduğu için derslerde bu sunumlara bakar, sınavlara girer, eve gidince ertesi güne yetişmesi gereken ödevi yapar. Ülkemizdeki milyonlarca öğrenciyi düşünürseniz, öğrencilere verilen kağıtların ve sanal dosyaların milyarlarca sayfaya ulaştığını tahmin edebilirsiniz. Her gün yüz milyonlarca sınav ya da ödev kağıdı öğrencilerin ellerinde geziniyor, her gün milyonlarca resim ve video öğrenciler tarafından izleniyor. Bir öğrenci elindeki kağıda en çok sınav ya da ödev sırasında bakar. İşte biz bu dikkatin, bu yoğunluğun, bu eşsiz anın peşindeyiz.
 
Sınav sorularına yoğunlaşmış öğrenciler. Artık bu stresli anların yerini reklam izleyen seyircinin mutlu yüzü alacak. 
Reklam dediğimiz mucize de bu milyarlarca izlenimi değerlendirmek için var. Örneğin; bir öğretmen bir gün önce yemeğe koyduğu salçayı çok beğendi ve bu salçanın etrafındaki insanlar tarafından da beğenilebileceğini düşündü. Bu öğretmen arkadaş, hemen salça firmasını arıyor ve kendisinin Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmen olduğunu, mümkünse salçanın reklamlarını bir yıl boyunca öğrencilere vereceği sınav, ödev, proje, ders notu gibi bilimum metinde yapabileceğini söylüyor. Firma da duruma sıcak bakarsa, hem bir yıllık kağıt, fotokopi ve mürekkep masrafını üstleniyor hem de öğrencilere verilecek metinlerin uygun bir yerine kendi reklamını koyuyor. Böylece hem bakanlığımız kağıt ve mürekkep gibi iki büyük masraf kaleminden kurtuluyor hem de öğretmenimiz maaşına ilaveten ek bir reklam geliri elde etmiş oluyor. Firma doğal olarak yapmış olduğu reklamın işe yarayıp yaramadığını ölçmek için okulda ve okul civarındaki marketlerde pazarlama araştırması yapma hakkına sahip olacaktır ama bakanlık olarak bu tür çalışmaların yılda iki seferden fazla olmamasına karar verdik. Eğitimin sekteye uğramaksızın yapılması öncelikli hedefimizdir.
 
Çağdaş Eğitimciler Derneği Başkanı Doğan Erdem Çaybaşı bakanlığın çıkarmak istediği yeni yasanın, neo-liberal icraatlarla zamanında İngiltere'deki işçi sınıfının nefretini kazanan Thatcher'ı bile mezarında kahkaya boğacağını iddia etti. 
Hükümet olarak reklamların niteliği üzerine tabii ki çok düşündük. Öyle her ürünün reklamı yapılamayacak ama bisikletten tutun cep telefonuna kadar pek çok ürün gönül rahatlığıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardaki öğretmenlerle iletişime geçip, reklamlarını vermeye başlayabilirler. Bunun yanında gençleri kötü alışkanlıklarla buluşturacak ürünlerin reklamları kesinlikle engellenecek. Örneğin, bastığı kitaplarla dinsizliği yaymaya çalışan yayınevleri, batının ahlaksızlığını ülkemizde yeşertmeye çalışan kitapevleri, hiç boşuna uğraşmasınlar. Biz bu yola millet için çıktık ve ancak millete hizmet etmek için varız. Kimseden bir korkumuz yok. Amacımız milletimizin kazanmasını sağlamak, ülkemizin büyük zorluklarla kazandığı paranın haybeye yurt dışına çıkmasını engellemek ve bir yandan da çok sevgili öğretmenlerimizin ceplerine üç beş lira fazladan eklemek. 
Adının açıklanmasını istemeyen bir bakanlık yetkilisi, bu yasanın birkaç yıl içinde özel okul öğretmenlerini de kapsayacak şekilde genişletileceğini söyledi. 
Ayrıca söylemeden geçmeyeyim. Öğretmen isterse reklamcılığın farklı yöntemlerinden yararlanabilecek. Örneğin; dersinde ürün yerleştirme metoduyla reklam verebilecek. Aynı örnek üzerinden devam edersem; eğer öğretmenimiz Fizik öğretiyorsa X markalı salçayı yuvarlayacak ve hızını hesaplatacak. Sonra sınıfça salçayı yeyip, içi boş kutuyu yuvarlayacak. Aradaki farkı konuşacak, fizik yardımıyla açıklayacak. Öğretmen geometri öğretiyorsa X marka salçanın farklı boyutlardaki kutularını alacak ve sınıfa getirecek. Hangi boyutun hacminin dış yüzey alanına oranın en fazla olduğunu öğrencilere hesaplattıracak. Öğretmen yaratıcılığını konuşturma konusunda özgür olacak; ürün daha fazla sattığı ve firmayla anlaşması sürdüğü müddetçe işine devam edebilecek. 

Uluslararası Ürün Yerleştirme Sempozyumu organizatörü Mehmet Yılmazhan, başvuran ilk yüz öğretmene sempozyumlara ücretsiz katılma izni verileceği müjdesi verdi. 
Yeni yasa bununla kalmıyor. Az önce verdiğim örneğe dönersek; diyelim öğretmen arkadaşımız bir yıl boyunca beğendiği salçanın reklamını yaptı ve bir nebze para kazandı. Daha fazla kazanmak isterse, öğretmen arkadaş bu salça firmasının sponsorluğu altında çalışmaya başlayabilecek. Çalıştığı okulda; salça üzerine etkinlikler düzenleyecek; salçanın tarihi ve felsefesi üzerine konferanslar tertip edecek, hatta gerekirse örf ve adetlerimizin makul gördüğü sınırlar içerisinde okulda salça güzeli seçecek. İsterse bu etkinlikleri civardaki okullara yayacak, binlerce öğrenciye ve öğretmene sevdiği salça markasını tanıtacak.

Yasa doğal olarak öğretmenin bu işlerden kazanacağı paranın vergilendirileceğini söylüyor. Sadece öğretmen değil, devlet ve halk da kazanacak yani. Bakanlığımız üç yıl önce çıkardığı bahşiş yasasından sonra, reklam yasasıyla öğretmen maaşlarının ağır yükünden kurtulma yolunda önemli bir adım daha atmıştır. Vatanımıza milletimize hayırlı olmasını diliyoruz.

Şimdilik bu kadar. Sorularınızı yarın yapılacak bakanlar kurulu toplantısından sonra yapacağımız basın bildirisinde alacağız.

Hepinizi saygıyla ve sevgiyle kucaklıyorum.

Haber: Enes Başeğmez, Yalan Haber Ajansı









11 Aralık 2014

Ya Sonra?

Eylül ayında yazdığım "Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam" başlıklı öyküyü Arkitera'nın açmış olduğu "Ya Sonra?" temalı öykü yarışmasına göndermiştim. Öykü, 96 katılımcı arasından birinciliğe layık görüldü ve Alef yayınları tarafından "Ya Sonra?" adlı bir öykü derlemesinde ilk öykü olarak basıldı.

Yarışma sonucunun haberine buradan ulaşılabilir.

Kitabın kapağı

Ödül törenine doğal olarak ben katılamadım. Benim yerime ödülü abim aldı. Ödül töreninin haberi ve fotoğrafları burada.

Öykünün yayın hakları Alef yayınevinde olduğu için bloga koyamıyorum. Tadımlık olarak ilk iki paragrafı aşağıya ekliyorum. Uzun bir öykü zaten (5000 küsür kelime), internet üzerinden okunması zahmetli. Yine de okumak isterseniz bana (rizaarican@gmail.com) bir elmek gönderin, ben size pdf olarak öyküyü göndereyim.

                   YAĞMURUN DURMASINI BEKLEYEN ADAM

Hakikaten alığın önde gideniydi ya da yaşına göre fazlasıyla iyimserdi de bunu bir türlü itiraf edemiyordu kendine! Hoş, bu ikisinin aynı şey olduğunu iddia etsek bile kayda değer bir itiraz yükselmez insanlardan. Güzel havaya güvenmek de önüne çıkan her yakışıklıya güvenmek gibidir. Bunu kadınlar bilir ancak. Hele de Ç gibi güneşin yüzünü rüşvet karşılığında gösterdiği bir kentte, kim olsa şaşar böylesi bir maceraperestliğe.


Alıktı, iyimserdi, herkesle ve her şeyle iyi geçinirdi, düşmanı yoktu ama dostu da yoktu, hepsinden öte gençti, toydu, deneyimsizdi.   Böyle olmasaydı neden çıksındı sokağa koşarcasına, güneşin azıcık bir göz kırpışını görür görmez? Bilmiyor muydu kentin kapısında kara bulutların sıraya girdiklerini? Biliyordu da takmıyor muydu? Günlerdir evine tıkılıp, kitaplardan başını kaldırmayışıydı belki de içindeki yayı bu derece geren. Öyle ya, ne kadar sıkışırsa yay o kadar yükseğe sıçrardı, hem de en beklenmedik zamanda.

.....



Kitabın idefix kitap mağazasındaki ağbağı da burada. Okumak isteyenler kitabı buradan edinebilirler.






13 Ağustos 2014

Tatil Aforizmaları (1)

Temmuz ayının başından beri Türkiye'deyim. Tatil dolayısıyla sürekli hareket halindeyiz, bir haftalığına Rusya'ya gittik, oradan gelince bir haftalığına köyde kaldık. Şimdi de İstanbul'da geziyoruz, eski(meyen) dostları ziyaret ediyoruz. Bu hareketlilik doğal olarak yazma performansıma negatif olarak yansıyor. Uzun süredir bir şey yazmadım, yazamadım. Yine de not almaya devam ettim. Bu aralar evde biraz daha fazla vakit geçirebildiğim için defterdeki notları yazayım dedim. Çin'e dönünce yine Çin üzerine yazmaya devam edeceğim ne de olsa. Kafamda tatil öncesinde ve sırasında beliren öyküleri Çin'e geri dönünce yazacağım. 

Metro Üzerine:

Metroları severim. Dünyanın neresine gidersem gideyim, metroya bindim mi kendimi olası tehlikelerden ve kaybolma korkusundan uzak hissederim. Hissettiğim güven ve rahatlık metroların düzensiz kentlere düzen getiren bir çeşit şablon olmalarına bağlanabilir. Bununla beraber metro, kente eklenmiş bir süs değildir, sağladığı şekilci performanstan çok daha fazlasını verir kente ve insanına. Kentleri insan bedenine benzetirsek, metronun dört bir yana açılan demirağları bedenin her yerine kan yoluyla besin ve oksijen taşıyan damarlardır. 

Güzellikleri salt kullanışlı olmalarına değil; görünmez olmalarına, karanlık olmalarına, hızlı olmalarına ve en önemlisi şaşırtıcı olmalarına bağlıdır. Kentin bir yerinden bir deliğe girip, kilometrelerde uzakta başka bir delikten çıkabiliyor olmak, bir köstebek gibi yerin altında yolunu bulabilmek ve bu işlemi hemen her gün, her saat yapabiliyor olmak şaşırtıcı değildir de nedir?

Metroyu bana çekici kılan önemli bir özelliği de dış dünyaya olan fiziksel yakınlığına rağmen onunla duyusal anlamda tüm bağlantılarını koparmış olmasıdır. Biliyorum ki az yukarıda yollar var, insanlar var, kediler ve köpekler var; belki deniz var yakamozlarıyla göz kırpan, belki eli yüzü kapkara olmuş aç bir dilenci var elleri havada. Bunları görmemek iyi midir kötü müdür tartışmasına girmeyeceğim bu yazıda. Yalnız, okuma ve düşünme vakitleri sürekli dışarıdan gelen imge bombardımanlarıyla delik deşik olmuş modern zamanların modern bir vatandaşı olarak ben fazlasıyla muhtacım böylesi bir göreceli inzivaya. Kara pencerelerin ışıltılı yansımalarına bakarak geçirilmeyecek yolculuk beni mecburen bir kitaba, bir gazeteye yöneltir. Yarım saate varan yolculuk esnasında, başımı bir kere bile kaldırmadan okuyabilirim metrodayken. Ne durağa bakmam gerekir ne de pencereden dışarıya! Başım önümde, pür dikkat okurum, düşünürüm, dalıp giderim kitabın sayfalarından beynimin derinliklerine doğru yayılan bulutsu dünyaya.

Hoş, İstanbul’da var olan yer altı sistemine metro demek pek doğru olmaz. İnsan Şanhay’ı, Moskova’yı, Seul’ü görünce bizdekine ister istemez “eksik” gözüyle bakıyor. Hadi, Güney Kore gelişmiş bir ülke olduğu için kendimizi onlarla kıyaslamayalım; peki ya Moskova’nın, Şanhay’ın gerisinde kalışımıza ne demeli? Bu kentlerdeki sistemlerin kullanım kolaylığı ve ucuzluğu da cabası. Şanhay’da ve Seul’de ulaşım ücretini sisteme girerken değil, sistemden çıkarken ödersin. Böylece, gittiğin mesafeye göre eksilir kartından para. Moskova’da ise tüm transferler ücretsizdir. Bir kere metroya girdin mi varacağın noktaya kadar yapacağın hiçbir transfere para vermezsin. Bu hem zaman kaybını engeller hem de turnikeler önündeki gereksiz yığılmaları. Bizde ise belediye para kazanmayı kendisi için ilk hedef olarak belirlediği için halkın huzuru ve ulaşımın kolaylığı ikinci plana atılır. Örneğin, Maltepe’deki evimden Taksim’e teorik olarak metroyla gidebiliyorum. Bunun için iki defa hat değiştirmem gerekiyor. Buraya kadar sıkıntı yok. Modern bir kentte olması gereken de budur. Hat değiştirmeye razısındır metroya girerken çünkü tek bir hattın seni kentin her yerine götürmesi olanaksızdır. Yalnız, bir hattan diğerine geçerken hem sürekli turnikelerden geçmem gerekiyor, hem de sürekli ödeme yapmam gerekiyor. Zaten sırf bu fazladan ödemeler insanlara mantıklı gelsin diye hatların adları birbirinden farklı yapılmış. Örneğin; Kartal metrosundan inip Marmaray metrosuna biniyorum, Marmaray’dan inip Taksim metrosuna biniyorum. Oysa bunlar birbirlerinden ayrı metrolar değildir, İstanbul metrosunun hatlarıdırlar. Hat değiştirmek metro değiştirmek değildir. Her bir hatta ayrı bir renk verirsin, olur biter; karışıklık önlenmiş olur. Mavi hattan inerim, yeşil hatta geçerim. Yeşilden iner, kırmızıya binerim. Böylece her seferinde para ödemek zorunda kalmam.

İstanbul metrosunda gerçek anlamda transfer birkaç noktada mevcut. Örneğin; Seyrantepe sapağı, ileride açılacak olan Boğaziçi sapağı –ücretsiz olacağını umuyorum- , Kirazlı sapağı. Bunun dışındakiler transfer değil, ulaşım modunu değiştirme eylemidir, adı yanlış konmuştur ve asıl amaç vatandaştan para toplamaktır. Dünyanın neresinde 75 saniyelik bir tünel yolculuğu için 1 Amerikan doları ödersiniz Allah aşkına? Bu konuda şikâyetler alınca İETT’nin tavrı genelde şöyle oluyor: Eee, aktarmalarda fiyatı düşürüyoruz ya! Daha ne istiyorsunuz? İyi ama fiyattaki düşüş oranı en fazla %30. Bir insan iki aktarmayla A noktasından B noktasına gidiyorsa toplamda en az 4 TL ödemek zorunda kalıyor. Bu Moskova’da ödeyeceğinizin 2 katı. Şanhay’da en pahalı metro bileti bile –istediğin kadar transfer yap- 2 TL’yi geçmez. Rusya’nın ve Çin’in kişi başına düşen gelirleri Türkiye’ninkine yakın olduğu için bu ülkeleri örnek veriyorum. Madem aşağı yukarı aynı gelir düzeyine sahibiz, neden biz iki kat fazla ödüyoruz toplu taşımaya? Çok mu enayiyiz, yoksa gönlümüz mü zengin?

2. Modern Dünyada Gezme Fetişizmi

Gezmenin hakkını veren, yola saygıda asla kusur etmeyen Fatma Özdirek'e... 

Geçen gün on iki yaşındaki yeğenim sordu, “çok okuyan mı yoksa çok gezen mi bilir” diye. Sanırım ilkokul öğrencilerine sorulan evrensel sorulardan birisi bu. Su molekülünü oluşturan atomların hidrojen ve oksijen olduğunu, çıkarmanın aslında bir çeşit toplama olduğunu, yarasanın ve balinanın memeliler sınıfına dâhil olduklarını, karenin özel bir dikdörtgen olduğunu bildiğin gibi bu soruyu da bileceksin. Yanıtı hakkında hiçbir fikrin olmasa da büyüklerine ha bire soracaksın ki okulda öğrenci olduğun, öğretmenlerin tarafından ilk fırsatta böylesi bir soruya maruz bırakıldığın bilinsin.

Soruyu duyunca gülümsedim tabii, kendi okul yıllarımda bu soruyu tartıştığımız günler geldi aklıma. Sınıf ikiye ayrılır, şuursuz fanatikler gibi bağıra çağıra birbirimize saldırır, hiçbir sonuca ulaşamadan zilin çalmasıyla teneffüse çıkardık. O zamanki aklımızla ve bilgi birikimimizle hiçbirimiz “Doğru yapıldığı takdirde her yolculuğun bir kitap, her kitabın bir yolculuk” olduğunu kestiremezdik. Hem kestirsek bile o yaşlarda düşündüklerimizi dile getirecek edebi kabiliyetten fersah fersah uzak olduğumuz için ne düşündüğümüzün pek bir anlamı olmuyordu.

Şimdilerde yirmiye yakın ülke görmüş, ömrünün üçte birini doğup büyüdüğü toprakların uzağında geçirmiş ve az çok düşüncelerini kâğıda dökebilecek kadar yazıyla iştigal etmiş birisi olarak, bu soru çok daha manidar geliyor bana. Soruya tek bir cümleyle yanıt vereceksek şöyle demek gerekir: Kitap okur gibi gezen mal mal gezenden, gezer gibi okuyan da mal mal okuyandan daha çok bilir. Argo tabirlerimi bağışlayın ama neden argoya kaçtığımı yazının ilerleyen satırlarında değişen tondan da anlayacaksınız.

Artık herkes gezebiliyor. Yüzyılın getirdiği en büyük olanaklardan birisi de orta sınıf insanına kazandırdığı hareketlilik (mobility) kabiliyeti. Öyle eskiden olduğu gibi çok zengin olmaya, burjuva takılmaya gerek yok. Gezip geldikten sonra “Almanyalara da gittim ben” diyerek hava atmak bile artık “görmemişin oğlu olmuş, tutmuş …” tepkisiyle karşılanıyor. Çantasını sırtına atan, eline rehber kitabını alan; azıcık da parası varsa bir şekilde yolunu buluyor ve yaşadığı semtten, ilçeden, ilden uzaklara doğru yola çıkıyor. Yolculuğun illa yurt dışına olması gerekmez. Bir İzmirli için Bitlis, Yunanistan’dan daha farklı/ufuk açıcı bir deneyim olabilir örneğin.

Gezmenin en güzel yanları yolcu olabilme, yolcu olmayı tatma ve yolcu olmuşluğun getirdikleriyle yüzleşme olarak sıralanabilir. Görülecek yerlerden çok daha önemlidir yola çıkma cesaretini gösterebilmek. Çünkü yol öğretir insana; şekillendirir ve değiştirir. Yola çıkmadan önceki sen ile yoldan geldikten sonraki sen aynıysa o yolculuk olmamış demektir. Yolcu, yol ile birleşir, bir aşığın maşuğuna kavuşması gibidir aralarındaki ilişki. Varılacak yerden çok, alınacak yol önemlidir. Sevgiliyi düşündüğünde çarpan yürek, kaşınan dudak gibidir yolcunun yola çıkmadan önceki durumu.

Yolun en öğretici yanı ise insana verdiği kaybolma özgürlüğüdür. Kentlerde yaşayan insanların böyle bir özgürlüğü yoktur. Dakikaları sayarak yaşarız kentlerde, saniyelerle yarışırız boyuna. Beş saniye geç kalırsak treni kaçırırız, on saniye geç kalırsak vapur iskeleden kalkar. Bu yüzden en kısa yolları, en çabuk araçları bir kere keşfetmeli ve daha iyisi bulunana kadar onları kullanmalıyız. Farkına varmasak bile katı bir disiplin içinde yaşarız kentlerde, mekanik bir verimlilik ilkesiyle yürütürüz işlerimizi. Öğrenmek bile fire vermemek üzere inşa edilmiş bir sistemin dâhilinde gerçekleşir. Okullarda derslerin saatleri vardır, öğretmenleri vardır, net sınırları vardır. Kısacası kent yaşamı sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir çeşit kafestir. Bu yüzden gezmek kent insanı için özgürlüğe açılan birkaç alternatif kapıdan birisidir. Verimliliği, kârı, parayı en elverişli şekilde kullanmayı bir kenara bırakıp; salt gitme içgüdüsüyle hareket etmenin yeridir yolculuk. 

Yolcu kaybolandır, kaybolma hakkını elinde bulundurandır, kaybolmuşluğu kafaya takmayandır, kaybolabilmenin bir hak olduğunu düşünendir. Çünkü kaybolma hakkı elinden alınmış bireyin özgürlüğü de elinden alınmıştır. İnsan ancak kaybolduktan sonra gerçek anlamda keşfedebilir. Eliyle koymuş gibi bulduğu her şey aslında bir keşiften ziyade, kendisine verilen vazifeyi yerine getirebilmiş olma mutmainliğidir. 

Kaybolamayan yolcunun elinde rehber kitaplar vardır, üzerlerinde kocaman harflerle “must-see” ya da “off-beat” yazan müze ve saray resimleri vardır. Yolcuyu gerçek anlamda yolcu olmaktan çıkaran da bu popülist, bir ya da iki sözcükten oluşan yargı ifadeleridir. Öyle ki; ceplerindeki kısıtlı bütçelerle, sırt çantalı pek çok genç, gezmek yerine ellerindeki rehber kitaplardaki “must-see”lere “check” atmakla geçirir gezilerini. “Rehber kitapta yoksa gitmem”, “must-see değilse gitmem”, “orası off-beat bir yer, görmeye gerek yok” tavırları maalesef yolculuğun felsefesini yok saymakla eşdeğerdir.

Bir de şimdilerde akıllı telefonların gündelik hayata büyük bir oranda yerleşmesi var. On saniyede indiriyorsun programı. Haritalar gözünün önünde, oraya daha önce gitmiş olanların yorumları parmaklarının ucunda. Etrafındaki yerel insanlarla tek kelime bile etmeden yolculuğunu tamamlayabiliyorsun. Kimseyle tanışmaya gerek yok, kimseyle iki dakika muhabbet edip yeni dostluklar kurmaya vakit yok. O kadar çok “must see” var ki otelden çıktığın gibi rehber kitabın önerdiği doğrultuda hemen müzeye gitmelisin, oradan çıkıp nehir boyunca yürümelisin, sonra şu eski kilise var görülmesi gereken, ardından eski bir cami, sonrasında yol üzerinde bir heykel, son olarak da opera binası. Plan hazır, aksaklığa neden olacak hiçbir şey yok, olmamalı da. Telefonumu kaybetmediğim sürece ya da telefonun pili çalıştığı sürece güvendeyim. Bu güvende oluş düşüncesi ise aslında yolculuğun tüm anlamını yerle bir ediyor. Evinde güvendesin, odanda güvendesin, yatağında güvendesin. Yollarda da aynı güvenceyi arıyorsan yola hiç çıkmamışsın, fiziksel olarak yolda olsan bile düşünsel anlamda yolcu olamamışsın demektir.

Belki biraz gericiyim –geriyorum evet!- bu konuda ama benim için gezmek bir ânın zevkine varmak demektir. Örneğin, büyük bir ağacın gölgesine oturup serinlemek, krallardan kalma saraylardan daha eğlenceli olabilir. Bir yokuşun sonuna soluk soluğa varıp çantanızdan çıkaracağınız elmayı dişlemek ya da orada yerel bir içecek satan yaşlı kadınla gülüşmek –konuşamadığınız için!- en değerli müzelerden daha ufuk açıcı olabilir. 

Nasıl ki bir lunaparka belli duyguları –korku, heyecan, kaygı vb- hissetmek için gideriz, aynı şekilde gezmeyi de bu amaçla yapmalıyız. Önemli olan yolculuk sırasında hissettiklerimizdir, fotoğraf makinesiyle çekip seyahat torbamıza koyduğumuz binlerce resim değil. Sonuç olarak mutluluğun resmini çekemeyiz, onu yaşarız ve unuturuz. Unuttuğumuz için de bir sonraki mutluluk ânı güzeldir, yaşamaya değerdir. Sonsuza kadar hep aynı mutluluk duygusunu yaşasak mutluluk durumunun diğer durumlardan farkı kalmayacaktı.


Kısaca özetlemek gerekirse, bilinçli gezildiği zaman yolculuk gerçek anlamda öğretici olur. Rehber kitaplardaki “must-see”lerin peşinde üç dört gün geçirip evinize dönüyorsanız, aslında evinizi hiç terk etmemişsiniz demektir. Yolculuk özgürlüktür, kaybolabilme hakkını kullanmaktır, kent yaşamının baskısından uzaklaşmak ve saatin tik-taklarını umursamamaktır. Bunu yapabilen gezgin gittiği yeri bir kitap gibi okur, kentin sokaklarında defalarca kaybolur ve her kayboluşunda yeni bir şey keşfeder. Kimsenin gitmediği yerlere gider, kimsenin görmediklerini görür ve hepsinden önemlisi o kentin insanlarıyla tanışır, konuşur –konuşamazsa gülüşür!-, onları anlamaya çalışır. Bir rehber kitabın yanınızda olması iyidir ama o kitabı kutsal bir metin gibi satır satır takip etmek, orada yazılanların dışına çıkmamak ve karşılaştığınız her yeni şeyi rehber kitabın penceresini kullanarak gözlemlemek, rehber kitaba sadık bir okuyucu yaratır. Gerçek yolcu ise yolun hakkını verendir, yol ile hemdem olan ve onun kıvrımlarında yaşamın sırlarını –bunu beklemese bile- keşfedebilendir. Yolu hedef yapmayan, yolun kendisini kendisine rehber edinmeyen insan, ömrünün sonuna kadar deryada yaşayıp deryayı bilmeyen balıklar gibi dolanır durur. 

Sonraki aforizmalar:

3. Bir Aşırı Özgüven Hikâyesi
4. Evrensel Müze Gezme Rehberi
5. Aradeğerler ve Uçlar
6. Araya Adam Sokmak

21 Haziran 2014

Çin Mektupları 28 - Çin Şı Huang Di


          Ölümsüz İmparator ve Toprak* Ordusu

                                    History is that certainty produced at the point where                                                              
          imperfectios of memory meet the inadequacies of the documentations.
                                                                                        Patrick Lagrange

Ölümsüzlüğün bir adı da yaşamamaktır. Yaz bunu bir kenara güzel kız; unutacaksın yoksa! Ölümsüzlük ölümün yokluğu değil, yaşamın yokluğudur. Büyük imparator ölümsüzlük iksirini bulmaya çalıştığı için değil, hiç yaşamadığı için ölümsüz oldu. Sadece o mu? Ben ve burada gördüğün binlerce asker de yaşamamış olmamıza borçluyuz bin yılları aşan ömrümüzü. Hikayem uzun, ama tüm diğer uzun hikayelerde olduğu gibi benimkinde de aşk var, hırs var, tutku var, intikam var, ölüm var. Zannediyor musun ki iki bin küsur yıl önceki insanların korkuları ve o korkulara siper olması için ürettikleri çözümleri bugünkülerden farklıydı?

Unutma ki duvarları örenlerle kitapları yakanlar hep aynı kişiler olmuştur. Kitap yakarak geçmişi yok ederler, duvarları örerek geleceği kontrol altına alırlar. Hem şöyle bir bak etrafına? Senin etrafında da yok mu örülü duvarlar, dikenli teller, yol bitti diyen levhalar? Sana ve yaşıtlarına okullarda öğretilen kitaplar kendilerinden öncekilerinin yanlış olduğunu iddia etmeden var olabiliyorlar mı? Tarihin sıvasıdır yalan. Bunu da yaz bir kenara, unutma. O elindeki kitap ne, Sima Çian’ın tarihi mi? Onun bir Hanlı olduğunu biliyorsun değil mi? Han hanedanından bir tarihçinin savaşta bozguna uğratıp, kendi topraklarına kattıkları Çin hanedanı hakkında doğru şeyleri yazabileceğini mi sanıyorsun? Bir de beni dinle, içeriden bir sesin, binlerce yıldır susmuş bir dilin anlatacaklarına kulak ver. Belki farklı bir şeyler söylerim.

Çin Şı Huang Di
Han hanedanından Çang Lian (Cang Liang) tuttu beni, itiraf ediyorum. Yüzyıllardır sustum ama artık konuşma zamanı. Madem buldunuz beni ve benimle birlikte gömülmüş binlerce diğer toprak askeri; gerçekleri birinci elden dinlemeyi hak ettiniz. Çang Lian tutuşturdu elime o 120 cinlik balyozu. “Hadi vur” dedi, saklandığımız yerden imparatorun konvoyu görünür görünmez. Ölümden korkan ve ülkesini bu korkuyla idare eden bir imparatordan ne beklersin? Daha önce iki suikast girişiminden ve bir askeri darbeden sağ kurtulmuş olan imparator tabii ki hazırlıklıydı olası bir saldırıya. En önde giden süslü arabaya saldırdım ben, Çang Lian’ın sözüne inanıp. Oysa; siyah atların çektiği, imparatorluk bayrağıyla donatılmış, çatısı imparatorun yazlık sarayının çatısını andıran bu araba değildi Çin Şı Huang Di’yi taşıyan; arkadakiydi. Arabanın üzerine elimdeki balyozla bir akbaba gibi inip, ahşap yapıyı kağıt gibi parçalara ayırdığımda pişman olmak için artık çok geçti. İmparatorun olması gerektiği yerde olmaması bir yana Çang Lian da kaybolmuştu ortalıktan. Suikast başarısız olmuştu. Artık yakamızı imparatorun askerlerinden kurtarma zamanıydı.

Görebiliyor musunuz beni? 
Heyecanlandın mı? Yüzünden belli. Sakin ol, ağır ağır anlatıyorum. O kaos ortamında ayrı yönlere kaçmak zorunda kalmıştık. Kolay değil, peşimizde yüzlerce asker, imparator ölümden dönmüş, ateş saçan gözlerle sağa sola emirler yağdırıyor. Bir kılıç darbesiyle kafamızı uçuracak olsalar neyse, kanımızı damla damla dökerek öldürürler benim gibileri. Neyse ki başardık kaçmayı. O gün bu gündür görmedim Çang Liang’ı. Bana söz verdiği parayı da alamadım tabii. Oysa tarla satın alıp, geçimimizi başkalarının eline bakmadan sağlayacaktık o parayla. Hepsi hayal oldu.

Tarih bunları yazmaz tabii; o imparatorları yazar, imparatorların arkasından işler çeviren karılarını, cariyelerini, hadımlarını yazar. Saray entrikalarını, o entrikaların sonucunda dökülen mavi kanı yazar. Benim gibi garibanı neden yazsın, bileğimin gücünden, pazularımın direncinden başka neyim var ki benim? Oysa sarayları harekete geçiren halkın durdurulmaz sesi değil midir? Asıl etkin olan, sürekli kaynayan, kaynadıkça tarihi hem üreten hem tüketen halkın sinesi değil midir? Saray erkânının yaptığı kazanın altındaki ateşin ayarıyla oynamaktan başka nedir ki?
Bunlar da kadim dostlarım. Geceleri konuşuruz birbirimizle, hikayelerimizi anlatırız. 
Ne güzel de gülüyorsun! Benim karım da böyle gülerdi. Onun seninkisi gibi sarı saçları yoktu ama, gözleri de yeşil değildi. Bu topraklara ait olmadığın belli. Rüzgârın başka türlü estiği, güneşin başka türlü doğup battığı coğrafyalardan geliyorsun, biliyorum. Diğerlerinden farklısın ama, onlar şöyle bir bakıp, iki üç fotoğraf çekip gidiyorlar. Sen takıldın bana, diktin gözlerini gözlerime, yarım saattir toprağa bulanmış yüzümü inceliyorsun. Değişmeyecek merak etme, iki bin yıldır değişmeyen bu toprak yüz iki dakikada değişir mi? Buzun bile üşüdüğü yerdeyiz biz. Şian’ın kışları ne soğuk olur bilir misin? Zaman bile donar burada, öyle olduğunun en büyük kanıtı değil miyiz bizler? Bu yüzden yazları ve kışları sıcaklığı pek değişmeyen, mağarayı andıran atölyelerde yaptılar bizleri. Aksi halde dayanamaz, çatlardık soğukta. Çatlar ve paramparça olurduk. Öyle bir günde yapılmadık ki, tam on bir yıl sürdü bunca toprak asker, hayvan, araba, araç gereç...Hayatı kopyeledi resmen, hayatın içindekileri. Ölümden korktuğu için ve bir sonraki hayatında yalnız kalmamak için yaptığını yazar kitaplar.

Komutanlar / Rütbeliler
Bana nedense pek inandırıcı gelmiyor bu iddia. Öyle olsaydı o da atası Çin Cin Gon (Qin Jing Gong) gibi canlı canlı gömerdi askerleri. Çin Cin Gon tam 186 askerini gömmüştü kendisiyle beraber. İstese Çin Şı Huang Di yapamaz mıydı aynı şeyi? Yasakları çiğneyenleri gözünü kırpmadan canlı canlı toprağa gömen imparator, ölünce mi merhamete erecekti? Yaşarken yanında tuttuğu onca bilgin ona yardımcı olamamışken, bizim gibi toprak askerlerden mi medet umacak koca imparator? Buna kargalar bile güler. Bizler, bir hiç uğruna öldürdüğü ve vicdanına dev bir kaya gibi oturan masumların simgeleriyiz. Kendi annesinin sevgilisinden olma çocuklarını öldürten bir adamdan bahsediyoruz. Babasını sürgüne gönderen, annesini ev hapsinde tutan, en yakın yardımcılarını kollarından ve bacaklarından atlara bağlayıp dört yana çektirten ve parçalayan bir adamdan. Kitapları yasaklayan ve yasaklı kitapları evlerinde bulunduran bilgeleri idam ettiren, yüz binlerce zavallıyı ölümüne çalıştırıp ülkenin etrafına set çeken bir çılgından. Bugün turistlerin üzerine çıkıp, gülücükler saçarak fotoğraflar çektirdiği o set için kaç yüz bin insan öldü biliyor musun? Çok mu abartıyorum? Konudan mı saptım? Kendimi mi anlatayım? Mutlu şeylerden bahsedeyim. Tamam, madem öyle istiyorsun. Devam edeyim kaldığım yerden.

İşte ben, soldaki mütevazi asker. 
Can Lian imparatora Yin Cen (Ying Zheng) derdi. Anne babasının ona verdiği ad buydu sonuçta. 250 yıldır birbiriyle savaşan ve savaşmaktan ilerlemeye vakit bulamayan yedi hanedanı birleştirdiği için verdiler ona İlk İmparator anlamına gelen Şı Huang Di adını. Neden bu kadar kızgındı Can Lian, söylemedi bana. Duyduğuma göre Han sarayında önemli bir konumu varmış, sözü geçermiş. Çin hanedanının hükümranlığı sırasında kimse onu takmaz olmuş; vezirken rezil durumuna düşmüş senin anlayacağın. İnsan bu, bilge de olsa şerefiyle oynandı mı intikam alma arzusu tüm diğer erdemlerin önüne geçer. Başka zamanlarda bahar çiçeklerine ev sahipliği yapan yürek, intikam duygusunun esiri olduğunda sadece zehirli dikenler yetiştirir. Tüm bilgelikler bir köşeye atılır eskimiş pabuçlar gibi.

İmparatorun adamları çok aradı bizi suikasttan sonra ama iyi saklandım ben. Aylarca dağda kaldım, dönemedim karımın ve çocuklarımın yanına. Bulduğum iri bir ağaca sırtımı dayayıp uyuklarken, yakaladığım bir tavşanın etini çiğ çiğ yerken, çayırlardan topladığım mantarları zehirli olanlarından ayırırken hep imparatoru ve zulmünü düşündüm. Onun zihnine girmeyi istedim, onun gibi düşünmeyi, onun arzularına sahip olmayı. Neydi ona yetmeyen? Başbakan diye atadığı Li Sı’nın çılgın heveslerine kurban ettiği insanların sayısını hesap etmiş miydi hiç?

Yoksa kabullenemediği şey tıpkı etrafındaki diğer insanlar gibi doğmuş olması mıydı? İlk olma arzusu Tanrı olma arzusudur aynı zamanda. Doğmamış, doğurulmamış, geçmişe sahip olmamış, nedeni olmayan bir başlangıç değil midir Tanrı? İmparator Çin Şı Huang Di de Tanrı olmak istiyordu bir bakıma ve bunu sadece ölümsüzlük iksirini yudumlayarak başaramayacağını biliyordu. Çünkü ölümsüzlük geleceği garanti altına almaktı, geçmişi değil. Tanrı'nın öncesi var olamazdı. Bu yüzden yaktırdı Çin Sı Huang Di kendisinden önce ne yazılmışsa. Kendisinden bahsetmeyen tarihin tarih olarak ne önemi vardı? Tarih onunla anlam kazanmalıydı, onun adını andığı için değerli olmalıydı, sadece Çin hanedanından söz etmeliydi. Bu yüzden Çin tarihi dışındaki tarih kitaplarını yasakladı. 460 tane bilge insanı sırf yasak olan şarkılar ve tarih kitaplarını bulundurdukları için canlı canlı gömdüğünü söylerler. Ne kadar inandırıcıdır bu bilinmez. Saray içinde dönüp duran entrikaları biz sıradan insanlar pek duymayız. Ancak dedikoduları gelir kulağımıza, o da kulaktan kulağa ya pireyken deve olur ya da deveyken pire.

Tarih böyle bir şey işte, uzak diyarlardan ziyaretime gelmiş güzel kız. “Yenenlerin yazdığı yalan” klişesine sığınmayacağım merak etme. Değil zaten, yenilenlerin uydurduğu bir laf o. Tarih bir bulmaca, bir çeşit yapboz oyunu. Parçaların büyük bir çoğunluğu eksik olduğu için boşlukları tarihçilerin hayal gücü dolduruyor. İstedikleri gibi ya da içinde bulundukları ideoloji neye izin veriyorsa, ona göre dolduruyorlar boşlukları. Bak şöyle düşün; mutlaka ayrıldığın bir sevgilin olmuştur geçmişte. Seversin, olmaz, ayrılırsın. Olur böyle şeyler.Çok gördüm kalbi kırık genç buralarda, ölü askerlerden medet umarlar içlerindeki yarayı kapamak için. Ayrılırsın ama unutmak kolay değildir. En olmadık zamanlarda aklına gelir sevdiceğinle bir zamanlar yaşadığın güzel anılar. Ne bileyim; birlikte tutup sonra acıdığınız için serbest bıraktığınız bir balık düşer aklına örneğin. Bir başka gün, gözünü gözüne değdirip seni sevdiğini söylediği an belirir aklında. Birkaç gün sonra ansızın elini elinde hissedersin, buruk bir mutluluk doldurur içini. Bütün bunlar olur ama asla sevgiliyi ya da onun yaşattığı aşkı tekrar inşa edemezsin.Parçalar vardır, birbirinden uzak, birbirinden bağımsız. Aradaki boşluklar hayatın devamını mümkün kılar.

Anılar ve onların geride bıraktıkları ayna kırıklarına benzerler. Aynanın tüm parçalarını birleştirsen bile ortaya parçalı bir gerçeklik resmi çıkar, pürüzlü ve kırılgan. Tarih de böyle işte. Tüm parçalar elinde olsa bile olaylar dizisini olduğu gibi kuramazsın. Bakma Sima Çian hakkında atıp tuttuğuma. Başka şansım yok, ben de söylediklerimin çoğunu ondan öğrendim. Bak çıktı işte foyam. Bu kadar çabucak! Neyse! Konu o değil.

Çin Şı Huang Di’yi en çok korkutan şey kendi ölümünden sonra aynanın başkalarının eline geçmesiydi belki de. Bu yüzden kendinden öncekileri karanlığa boğup, başlangıç noktasını belirlemek istiyordu. Peki ya dışarıdan gelenler imparatorluğunu ele geçirir ve adının hükümranlığına son verirse? Bu yüzden birleştirdi kendisinden önceki dört yüzyıl boyunca parça parça yapılmış setleri. Nasıl ki yedi hanedanı kılıcının ucuyla hizaya getirmiş ve kendi adı altında toplamıştı, duvarları da birleştirerek onsuz tamamlanamayan bir işi tamamlama yarışına girişti. Ömrünü verip kurduğu imparatorluğu kuzeyden gelecek barbarlara bırakamazdı.

Duvarı örerken ölen insan sayısı, duvar olmasaydı olası saldırılarda ölecek olan insan sayısından çok daha fazlaydı aslında ama maksat insanların değil, imparatorluğun bekasını sağlamaktı. O kadar çok insan öldü ki ölenleri mezarlığa gömme ihtiyacı bile görmediler. Duvarın içine gömdüler pek çok işçiyi. Analar babalar yıllarca çocuklarını sakladılar imparatorun adamlarından. Çünkü biliyorlardı çocuklarını gönderirlerse bir daha göremeyeceklerdi. İmparatorun umurunda değildi ölen yüz binlerce insan. İnsanlar bugün vardı, yarın yoktu. Kendisini başlangıç olarak ilan ettikten sonra, duvarı örmesi bir seçenek değildi, zorunluluktu. Hem duvar, sadece barbarları dışarıda bırakmakla kalmıyordu, Çinli halkı içeriye kilitleme işini de görüyordu. Bir bakıma kuzeydeki göçebelere "Siz orada kalın, koyun ve at yetiştirin. Yurtlarda yaşayıp, yak sütü için. Biz burada uygarlığı geliştirelim. Kentler kuralım, yasalar yapalım." İşte bu yüzden başlangıç çizgisi korunmalıydı, sonsuza kadar referans noktası olarak kabul edileceği için yıkılmasına izin verilmemeliydi. Ancak duvar ile mümkündü geçmişin yokluğunu devam ettirmek. Bunun için elinden geleni ardına koymayacaktı.

Altı uğurlu sayısı mıymış? Kitapta mı yazıyor? Ben duymadım öyle bir şey. Sima Çian’ın uydurması olabilir. Çok şey uydurmuştur o, güzel şeyler yazacağım diye. Bir da Hanlı o, biliyorsun. Ne kadar güvenebiliriz ki söylediklerine? Bak gene başladım, ben kim oluyorum ki! Şunu dememe izin ver yalnız. Ölümsüzlük peşinde koşan birisi varsa o da Sima Çian’dır. Belki de hadım edildiği için ölüm karşısında başka bir çaresi yoktu. Yazarları, sanatçıları anlamak zordur. Her şey kendilerinin etrafında dönsün isterler, sürekli ilgi alaka talep ederler. Zordur böylelerinin iştahını doyurmak. Uzak durmak lazım, insanlara değil de insanlığa yarar sağlamak isteyenlerden. Çünkü o muhteşem eserleri vermek için birkaç insanın hayatına ve enerjisine muhtaçtırlar. Bu ihtiyacı da etraflarında biriken eş, dost ve hayran halkasından karşılarlar. Onların hayatını sömürür, onların iyi niyetlerini suistimal ederler. Bunu yaparken de kendi şaheserlerini vermekte oldukları için asla suçluluk duygusu hissetmezler. 

Su Fu'nun beş yüz erkek beş yüz kızla yola çıktığı gemi. 
Bırak şimdi Sima Çian’ı. Büyük tarihçiydi deyip geçelim şimdilik. Ben aylar sonrasında köyüme döndüğümde imparatorun askerleri gençleri topluyorlardı evlerden. Yok, savaş için değil. Ölümsüzlük iksirini almaya doğuya doğru yolculuk ederken Taoist simyacı Su Fu’ya yol arkadaşlığı etmeleri için. Sakladım çocuklarımı haberi duyar duymaz. Sezmiştim gidenlerin bir daha dönmeyeceğini. Bazılarına göre o gidenler Japonya’ya varmışlar. Dönmemek için daha iyi bir neden olabilir miydi?  Dönseler bile ellerinde ölümsüzlük iksiri olmadığı için yaşatmazdı imparator onları. Gidip de dönmemeleri bundandı belki de! Hem zaten imparator üç defa Çi Fu adasına gitmişti bin adet genci gemilere bindirip, bilinmez sulara göndermeden önce. Çi Fu dağındaki ölümsüzlük dağına çıkıp, ölümü yenmekti amacı. Üç defa başarısız olduktan sonra, üzerine bir de kocaman bir gemi dolusu genç tarafından ahmak yerine konunca iyice çıldırmış olmalı.
İmparatorun mezarı o tepenin altında. Henüz açılmadığı için ziyaretçiler pek bir şey göremiyorlar. 
Bundan sonraki hayatı ölümü düşünmekle, simyacıların kendisi için hazırladığı içinde cıva olan o karışımları yutmakla geçti. Yine saraydaki şarlatanların tavsiyesine uyup önüne gelenle yatmaya başladı. Seksin ölümsüzlüğe giden en kolay yol olduğuna inandırılmıştı bir kere. Tüm bu çabalarına rağmen, kırk dokuz yaşında, ülkeyi teftişe çıktığı bir yolculuk sırasında öldü. Ölmeden önce çok konuştuğu, saldırganlaştığı ve iyice paranoyak olduğu söylenir. Bu kadar genç yaşta ölmesinde tükettiği cıvanın etkisi var tabii ki! İroniye bakar mısın? Ölümsüz olacağım diye hayatını harca, löp löp içi yut cıva dolu hapları ve sonunda kendi hevesinin kurbanı ol. Benim karım basit bir hayat yaşadı ama yetmiş üç yaşında, torunlarının ve torunlarının çocuklarının yanında, huzur içinde can verdi.

İmparatorun öldüğünü hemen ilan etmedi başbakan Li Sı. Uzun süre sakladı ölüm haberini halktan. İsyan çıkar, imparatorluk dağılır diye birkaç hadım ve başbakan Li Sı dışında herkes imparatoru yaşıyor bildi. Sıradan günlerde yaverler nasıl imparatorun arabasına girip çıkıyorsa, aynı şekilde girip çıkmaya devam ettiler, mühürler aldılar, imparatora yemek götürdüler. Başkente iki ay mesafe vardı daha. Bu yüzden imparatorun arabasının arkasında balık taşınmasını emretti Li Sı. Böylece imparatorun yaz sıcağında çabucak çürüyen bedeninden yayılacak koku balıklardan yayılacak iğrenç koku tarafından bastırılacaktı. İşe de yaradı yöntem. Kimsenin haberi olmadı ölümden, kafile başkente varana kadar.

Çin Şı Huang Di'nin heykeli. 
Kendisi öldü ama efsanesi ölümüyle bitmedi Çin Şı Huang Di’nin. Ölümünden on bir yıl önce başlattığı toprak askerler ve dev türbe projesi bitmişti. Etrafı cıvadan ırmaklar tarafından çevrilmiş bir mezara gömüldü bedeni. Nasıl ki yaşarken cıvanın kendisini ölümsüz yapacağına inanıyordu, ölünce de ruhunun cıvadan denizler tarafından korunacağına inanmıştı. Yaşarken canlarına aldığı insanların acı içindeki ruhları kendisini ölümden sonra rahat bırakmaz diye topraktan maketleri türbesinin birkaç kilometre uzağına gömdürttü. Böylece ruhu rahat edecekti gideceği yerde. Adalet yerini bulmayacaktı belki ama gerçek bir imparator gibi etrafı askerler tarafından çevrilmiş türbesinde istirahat edecekti.

İmparatorun mezarının etrafından alınan toprak örneklerine göre topraktaki cıva yoğunluğu dağılımı. Efsaneyi doğrular bir yanı var gibi.  Yine de mezar açılana kadar bilinemeyecek işin aslı. 
Aklına takılmıştır. Ben nasıl geldim buraya. Hem imparatora suikast düzenle hem de onun yaptırdığı toprak orduda yer al. Zor olmadı. Toprak askerler yapılırken yakınlarda bir tarladan kil çekiliyordu ve güçlü adamlara ihtiyaç vardı. Gittim ve çalıştım orada. Bu sırada yetmiş sekiz numaralı ustanın gözüne girdim. Mankenleri yaparlarken toplamda sekiz tane yüz maskesi kullanıyorlardı. Kalıplardan çıktıktan sonra her bir yüz için yaşayan bir askerin yüzü toprak heykellere işleniyordu. Hem kollar ve bacaklar da ayrı yerlerde yapılıyordu. Bir çeşit fabrika gibi yani, parçalar ayrı ayrı yapılıyor ve ardından bitmiş parçalar montaj atölyesinde birleştiriliyor. Ardından da bireysel detaylar ekleniyor. Her biri iki metre boyunda, üç yüz kilogram ağırlığında, sayıları sekiz bini bulan bunca toprak insan başka nasıl yapılırdı ki zaten?

Neyse, dedim ya, yetmiş sekiz numaralı ustayla -toplamda seksen yedi usta vardı- arkadaş olduk. Bizim köydendi zaten, uzaktan da olsa akraba sayılırdık. Bir gün yüz hatları kopyalanacak askerlerden birisinin öldüğü haberi geldi. Bir haftadır ateşler içinde yatıyormuş, yüzü gözü şişmiş, tanınmaz haldeymiş son nefesini verdiğinde. Onun yerine acele birisi konmalıydı çünkü aksi takdirde üretim aksayacak, işler ertesi güne sarkacaktı. Böylesi bir ertelemeyi engellemek içi beni çağırdı usta. Hem zaten askerlere yakışan bir bedenim varmış onun dediğine göre. İri omuzlarım, geniş bileğim, yaba gibi ayaklarım varmış.Asker olmamam büyük bir ayıpmış. Tek eksiğim rütbemmiş. Onu da ölen askerden ödünç alıp beni oracıkta asker yaptı. Kimse de anlamadı asker olmayan birisinin araya kaynadığını.

İşte o gün bugündür buradayım ben. Bugün seninle konuştuk, yarın bir başkasıyla. Dinleyenlere anlatıyorum kendimi, iki bin iki yüz küsur yıl önce olanları. Çoğu dinlemiyor, yarıda bırakıp başka sayfalara geçiyor. Ne diyeyim, sizin de işiniz zor. Bu zamanda bir şeye yoğunlaşmak neredeyse olanaksız. Elinizde o telefonlar, dünyayı taşıyorsunuz her daim yanınızda. Arkadaşların çağırıyor bak. Hadi git şimdi, ülkene selamlarımı götür. Beni unutma…

---

* İngilizcede Terracotta Soldiers deniyor. Terracotta, Latince bir bileşik kelime, Pişmiş Toprak anlamına geliyor. Türkçe Wikipedia Terracotta Soldiers için Toprak Askerler çevirisini uygun görmüş. Ben de oradan aldım. 

Kaynakça:




Fotoğrafların hepsi wikipedia'dan. Kendi çektiğim resimleri kullanmadım, kalite yönüyle iyi olmadıkları için. Bir kısmını aşağıya ekliyorum.

Meraklısına aşağıdaki filmi tavsiye ederim. Oyunculuk çok iyi değil ama imparatorun hayatını özetlemesi açısından güzel bir yapım. Yukarıdaki cıva yoğunluğu dağılımı grafiğini bu filmden aldım.