Bu Blogda Ara

28 Ocak 2013

Aşk Bir Yanılgıdır (Çeviri Öykü)

                          

Eşine az rastlanır klas bir entelektüelim ben… Beynim bir dinamo kadar güçlü, aklım bir kimyacının ölçüm aletleri kadar hassas, düşüncelerim bir cerrahın neşteri kadar keskin. Düşünün bir kere! Sadece 18 yaşındayım! Önümde nasıl parlak bir geleceğin olduğunu varın bir de siz hayal ediverin!

Benim gibi bir gencin bu derece muhteşem bir zekâsının olması nadir görülen bir şeydir. Örneğin, Minnesota Üniversitesi’nde oda arkadaşım olan Peter Burch’ü ele alalım. Aynı yaştayız, aynı okuldayız, neredeyse aynı geçmişi paylaşıyoruz ama o bir öküz kadar salak. İyi bir çocuk, tamam, ama bundan fazlası yok.

Bir öğle vakti Peter’ı yatağının üzerinde uzanmış halde buldum. Apandisiti azmış gibi acı acı böğürüyordu.

“Kımıldama!” dedim. “Sakın kas gevşetici alma. Hemen bir doktor getireceğim.”

“Rakun...” diye mırıldandı belli belirsiz.

“Rakun?” dedim ben de ilk heyecanımı yitirerek.

“Ben bir rakun kürk manto istiyorum.” diye zırladı.

O anda anladım, Peter’ın derdi fiziksel değil, zihinsel.  “Peki neden istiyorsun bu kürk mantoyu?”

“Okuldaki tüm kodamanlar rakun kürk manto giyiyorlar, senin haberin yok mu? Nerelerde sürtüyorsun sen?”

 “Kütüphanedeydim!” dedim, kodamanların pek uğramadığı bir yer olduğunu ima eden alaycı bir ses tonuyla.

Yatağından fırladı ve odanın içinde volta atmaya başladı. “Bir rakun kürk mantosu edinmem gerek” diye haykırdı ağlamaklı bir sesle.  “Mutlaka bulmalıyım bir yerden.”

Dedim “Peter, neden bir rakun kürk manto istiyorsun? Mantıklı düşün bir kere! Kürk mantoları pistir, tüylerini döker, iğrenç kokarlar. Bir de çok ağırdırlar. Hatta …”

“Beni anlamıyorsun,” diye böldü lafımı. “Bu sahip olunması gereken bir şey… Bir rakun kürk manto için her şeyi verebilirim. Her şeyi!!!”

Beynim, o hassas alet, bir anda çarklarını döndürmeye başladı. “Her şeyi mi?” diye sordum heyecanla.

“Her şeyiii!!!” dedi titreyerek.  

Elimi çeneme götürdüm, biliyordum ben bir rakun kürk mantoyu nereden bulacağımı. Babamın üniversite yıllarından kalma bir mantosu vardı ve yanlış hatırlamıyorsam evin arkasındaki depoda, eski bir sandıkta saklıyorduk.  Ayrıca Petey’de de benim sahip olmak istediğim bir şey vardı. Tam olarak sahipti denilemez, ama en azından birinci elden o hak iddia edebilirdi. Demek istediğim şey, Petey’in son zamanlarda takıldığı kız, Polly Espy…

Hukuk Fakültesi'nde ilk yılım. Birkaç yıl sonra avukatlık yapmaya başlayacağım. Çok iyi biliyorum ki iyi bir avukatın kariyerinde eşinin nitelikleri hayati derecede önemlidir. Şimdiye kadar tanıdığım hemen hemen tüm avukatların istisnasız hepsinin güzel, zarif ve zeki eşleri vardı. Bu özelliklerden birisi hariç, Polly hepsine sahipti. Polly güzel ve zarif bir kız ama zekâyla arası pek iyi değil. Hatta, Polly’nin ters yönde gittiğini bile söyleyebilirim. Ama umuyorum ki benim desteğimle bu eksikliğini kısa sürede kapatacaktır. Her ne olursa olsun, bu iş denemeye değer. Sonuç olarak, güzel ve aptal bir kızı zeki yapmak, çirkin bir kızı güzel yapmaktan daha kolay.

“Petey” diye seslendim. “Sen Polly Espy’e aşık mısın?”

“Polly iyi bir kız” diye yanıtladı, “ama bilemiyorum aramızdakine aşk diyebilir miyiz. Neden sordun?”

 “Yani?” dedim merakımı gizlemeye çalışarak, “Aranızda adı konmuş bir gönül ilişkisi var mı? Ya da onun gibi bir şey.”

 “Yok canım, sık sık görüşüyoruz ama arada sırada ikimiz de başkalarıyla da buluşuyoruz. Neden sordun ki?”

“Acaba” diye sordum, “özel ilgi duyduğu başka bir erkek var mıdır?”

“Bildiğim kadarıyla yok. Neden soruyorsun?”

 Memnuniyetle gülümsedim. “Yani, eğer sen ondan vazgeçersen, Polly yeni bir ilişkiye açık olacak, değil mi?”

“Herhalde öyle olur. Nereye varmak istiyorsun sen, çıkar artık ağzındaki şu baklayı!”

“Hiiiiiiiiç” dedim masumca ve yerimden kalktım, dolaptan çantamı aldım.  

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Petey.

“Hafta sonu için eve gidiyorum.” dedim, birkaç eşya attım çantama.

Pazartesi sabahı geri döndüğümde Petey’i karşıma aldım ve “bak” dedim, bir yandan da çantamdaki kocaman, kıllı, eşek ölüsü gibi ağır kürk mantoyu çıkarırken. Bu mantoyu babam 1925’te araba yarışlarına giderken giymişti.

“Aman Tanrım” diye haykırdı Petey. Önce ellerini, sonra da yüzünü daldırdı mantonun tüylü yüzeyine.

“Aman Tanrım”, “Aman Tanrım”, “Aman Tanrım”… diye tekrar etti, belki on beş defa.

“İster misin?” diye sordum, nabzını tutmak istercesine. Parmaklarının arasında kavradığı kürk mantonun yağlı tüylerini daha bir sıkarak gözlerimin içine baktı ve “Ne istiyorsun bunun için?” dedi.

Tereddütsüz açtım ağzımı, “Senin kızını!”

İğrenç bir şeyi bedeninden uzaklaştırmak istiyormuş gibi savurdu mantoyu. “Asla!!!” diye bağırdı.

Yakındaki bir sandalyeye oturdum ve kitap okuyormuş gibi yaptım. Gözümün kenarıyla da zavallı Petey’i izlemeye devam ettim. Kararsızlık yıkmıştı onu. Önce, kasabın vitrinine bakan kedi gibi süzdü mantoyu, öyle aç, öyle muhtaç. Sonra, yüzünü çevirdi ve küstah bir tavırla arkasını döndü. Birkaç saniye geçti ve tekrar döndü mantoya doğru. Sonra kendine bu sefer daha çok kızmış olacak ki bir daha çevirdi başını öteki tarafa doğru. İleri geri başı oynadı böyle birkaç defa ama arzunun zaferini ilan etmesi çok uzun sürmedi. Sonunda, çılgına dönmüş şehvetli gözlerini dikti mantoya.

“Zaten Polly’e aşık değilim. Ciddi bir ilişkimiz de yok.”

“Bir denesene mantoyu” dedim sinsice.

Tuzağa düştü. Kürk manto kulaklarından yukarı süzüldü ve bir anda ayaklarına doğru düştü. Petey bir anda rakun cesetlerinden oluşmuş bir tepeciğe benzedi.

“Bana uydu.” dedi gülümseyerek. Ben sandalyemden kalktım.

“Anlaştık mı?” dedim elimi uzatırken.

Uzun uzun yutkundu.

“Anlaştık” dedi ve sıktı elimi.

Polly’yle bir sonraki günün akşamı buluştuk. Bu biraz da benim onu tanıma planımın bir parçasıydı. Sadece onu istediğim standartlara yükselebilmem için ne kadar çalışmam gerektiğini bilmek istiyordum…

O akşam ağrıyan bir yürekle gittim eve. Meğer, aşırı derecede hafife almışım Polly’nin durumunun vehametini. Bu kızın cehaleti korkutucu derecedeydi. Ona sadece temel bilgileri vermek ve onu bu şekilde istediğim standartların düzeyine çıkarmak yeterli olamazdı. Her şeyden önce ona düşünmeyi öğretmeliydim.  Bu tek başına ele alınsa bile dev bir projeydi. Bir ara onu Petey’e geri vermeyi bile düşündüm. Ama sonra fiziksel cazibesini, odaya girdiğinde içeriye onunla birlikte giren dişil havayı, çatalı ve bıçağı kullanırken masaya yayılan zarafetini düşündüm. Bütün bunlar için değerdi çaba sarfetmeye.

Ona bir mantık dersi vermeye karar verdim. Her şeyden önce ona doğru düşünmeyi öğretecektim. Bir sonraki buluşmamız için onu aldığımda Polly’e derdimi anlattım. “Bak” dedim, “bu akşam kampüsteki öğrencilerin buluşma yeri olan Knoll’a gideceğiz ve konuşacağız.”

Akşamleyin buluştuk, yaşlı bir meşe ağacının altında oturduk. Güzel gözlerini gözlerime dikmiş, beklenti içinde süzüyordu beni.

“Ne hakkında konuşacağız?” diye sordu.

“Mantık” dedim.

Bir dakikalığına sessizce düşündü ve sonunda teklifim hoşuna gitmiş olacak ki “Ay harikaaa!” dedi gülümseyerek.

“Mantık” dedim bir yandan boğazımı temizleyerek, “doğru düşünme sanatıdır. Düşünmeyi öğrenmeden önce insanların düşünürken ya da konuşurken farkına varmadan yaptıkları mantıksal yanılgıları tanımalıyız. İşte bu yanılgılardan bahsedeceğiz şimdi."

“Ayy çok heyecanlandım” dedi Polly, sevinçten ellerini çırparak.

Ben biraz ürktüm onun bu aşırı tepkisinden ama cesaretimi toparlayıp devam ettim.

“Öncelikle Dicto Simpliciter ile başlayalım.”

“Yani?” diye sordu bir yandan da gözlerini heyecanla açıp kapayarak.

“Dicto Simpliciter koşullara uymayan durumları da genelleştirmeye dahil etmek demektir. Örneğin, egzersiz iyidir dolayısıyla herkes egzersiz yapmalıdır.“

“Aynen katılıyorum.” dedi Polly tüm samimiyetiyle. “Yani egzersiz harikadır, insan bedenini geliştirir, kasları güçlendirir.”

“Polly” dedim nazikçe, “bu argüman bir yanılgıdır”. “Egzersiz iyidir ifadesi bir çeşit koşullara uymayan genelleştirmedir. Örneğin, bir kalp hastalığın varsa, egzersiz senin için iyi olmaz. Pek çok kalp hastası, doktorları tarafından egzersiz yapmamaları hususunda uyarılırlar. Genelleştirmeye uyan koşulları sağlaman gerekir. Böylesi bir durumda egzersiz genellikle ve insanların çoğunluğu için iyidir diyebilirsin. Yoksa bir Dicto Simpliciter hatası işlemiş olursun. Anlayabildin mi?”

“Hayır” yanıtı utangaçça çıktı Polly’nin dudaklarından. “Ama yine de çok harika bir şey bu, lütfen devam et, devam et!”

“Tamam” dedim. “Bir sonraki adımda “Secundum Quid” adı verilen yanılgıyı inceleyeceğiz. Dikkatlice dinle beni: Sen Fransızca konuşamıyorsun, ben Fransızca konuşamıyorum, Petey Burch Fransızca konuşamıyor. 

Buradan yola çıkarak Minnesota Üniversitesi’nde okuyan hiçbir öğrencinin Fransızca konuşamadığı sonucuna varıyorum.”

“Gerçekten miiii?” diye sordu Polly şaşkınlığını gizlemeden. “Hiçkimse mi?”

Hayal kırıklığımı sakladım.

“Polly, bu bir yanılgı. Genelleştirme çok aceleyle yapıldı. Böylesi bir sonucu destekleyecek yeteri kadar örneğimiz yok elimizde.”

“Başka yanılgılar da biliyor musun?” diye sordu nefesini tutarak. “Bu yanılgıları öğrenmek dans etmekten bile daha heyecanlı.”

İyice umutsuzluğa kapılıyordum. Bu gidişle hiçbir yere varamayacaktık, resmen boşa kürek çekiyordum.

“Bir sonraki Post Hoc. Dinle: Bill’i pikniğe götürmeyelim çünkü ne zaman onu yanımıza alsak yağmur yağıyor.”

“Ben de böyle birisini tanıyorum.” dedi bildiği bir konudan bahsedildiğini anlayan bir öğrenci gibi. “Bizim mahallede Eula Becker adında bir kız vardı. Asla şaşmaz, ne zaman onu pikniğe götürsek…”

“Polly” dedim sözünü yarıda keserek, “bu bir yanılgı. Eula Becker yağmura neden olmuyor. Yağmurla herhangi bir ilişkisi de yok onun pikniğe gelmesinin. Eğer Eula Becker’ı suçlarsan, Post Hoc hatasını işlemiş olursun.”

“Tamam, bir daha asla yapmayacağım, söz veriyorum” dedi özür dileyen gözlerle. “Bana kızgın mısın?”

“Hayır Polly, Sana kızgın değilim.”

“Öyleyse başka yanılgılar da öğret bana.”

Saatime baktım.

“Bence bu gecelik bu kadar yeter, Polly. Şimdi seni evine bırakayım. Sen de yatana kadar bugün üzerinde çalıştığımız konuları baştan sona bir tekrar edersin. Yarın derse kaldığımız yerden devam ederiz.”

Polly’i kızlar yurduna bıraktım. Kapıdan ayrılırken bana süper-harika bir gece geçirdiğini söyledi. Kafamda kara bulutlarla kendi odama geçtim. Petey yatağında boylu boyunca uzanmış, horluyordu. Rakun manto, kıllı bir canavar gibi dikiliyordu yatağın öteki ucunda. Bir anlığına onu uyandırmayı ve Polly’i ona geri vermeyi düşündüm. Görünüşe bakılırsa hevesle başladığım projemin başarısızlıkla sonlanacağı aşikardı. Polly mantık-geçirmez bir beyne sahip ve imkansızdı benim zekâ kurşunlarımın ona işlemesi …

Ama sonra tekrar düşündüm. Bir akşamımı boşa harcadım onun için: Bir başka akşamımı da boşa harcayabilirim. Kimbilir? Belki de beyninin guddelerinin bir yerinde, birkaç amber halen alevler saçarak yanıyordur. Tekrar denemeye karar verdim.

Aynı meşe ağacının altında ertesi günün akşamı buluştuk. “Bu gecenin ilk yanılgısı Ad Misericordiam olacak.” dedim.

Heyecanı yüzünden okunuyordu.

“İyi dinle” dedim. “Adamın birisi işe başvuruyor. İşveren ona, işe uygun olan niteliklerini sorduğunda adam şöyle yanıt veriyor: Bir karım ve altı çocuğum var, karım belden altı tutmayan bir felçli, mutfak tam takır kuru bakır, çocukların elbiseleri yırtık pırtık, ayakkabıları delik, yatakları kırık… Evde kömür yok ve kış yaklaşıyor.”

Bir damla gözyaşı ağır ağır süzüldü Polly’nin pembe yanağından çenesine doğru.

“Çok kötü bu, gerçekten çok kötü!” dedi hıçkırıklar eşliğinde.

“Evet, gerçekten çok kötü,” diye destekledim, “ama burada bir argüman yok. Adam işverenin sorduğu soruyu yanıtlamıyor. İşe uyan niteliklerinden söz edeceğine işverenin sempatisini kazanmaya çalışıyor. Böylece Ad Misericordiam adını verdiğimiz yanılgıyı işlemiş oluyor. Anladın mı?”

Polly’ye bir mendil verdim. Bir yandan yaşlı gözlerini silmesini izlerken bir yandan da çığlık atmasını engellemek için hafifçe sarıldım ona.

“Bir sonraki tartışacağımız yanılgının adı” dedim dikkatli bir ses tonuyla, “Falsa Comparatio. İşte örneğimiz: öğrenciler sınav sırasında ders kitaplarına bakabiliyor olmalılar. Sonuçta, cerrahlar ameliyat sırasında röntgen filmlerine bakabiliyorlar, avukatlar ellerindeki belgeleri okuyabiliyorlar, mimarlar önceden yapmış oldukları çizimleri defalarca kontrol edebiliyorlar. Peki neden öğrenciler de sınav esnasında ders kitaplarına bakamasınlar?“

“İşte bu!” dedi Polly büyük bir hevesle. “İşte bu, son yıllarda duyduğum en parlak düşünce.”

“Polly” dedim dikkatlice, “argüman baştan sona yanlış. Doktorlar, avukatlar ve mimarlar öğrendiklerini sınayan sınavlara girmiyorlar ki ellerindeki yardımcı materyalleri alalım. Ama öğrenciler öğrenip öğrenmediklerini sınayan sınavlara giriyorlar. Bu iki durum birbiriyle tamamen alakasız. İkisi arasında benzerlik kuramayız.“

“Ben yine de ilk söylediğinin güzel bir fikir olduğu düşüncesindeyim.” dedi Polly. 

“Çattım yaa!” dedim sadece kendimin duyacağı bir fısıltıyla.

İnatla devam ettim.

“Şimdi de Argumentum Ad Speculum'u inceleyeceğiz."

“Ohh ne hoş!” dedi Polly.

“Dinle: Eğer Madam Curie fotoğraf plağını siyah mineralli taşların arasında unutmasaydı, bugünkü modern bilim hâlâ radyumun varlığından haberdar olmayacaktı.“

“Haklısın, evet” dedi Polly, başıyla tasdik ederek. “Filmi izledin mi? Ben izledim. Acayip etkiledi beni!”

 “Ben yine de bunun bir yanılgı olduğunu söyleyeyim, Pollyciğim. Belki Madam Curie radyumu birkaç yıl sonra keşfedecekti. Belki de başka birisi bulacaktı radyumu. Pek çok hayal edemeyeceğimiz şey olacaktı, kim bilir. Doğru olmayan bir hipotezle yola çıkıp, doğru sonuçlara varamayız.“

“Son bir şans” dedim içimden. Son bir şans. Her insanın sabrının tükendiği bir nokta vardır sonuçta.

“Bir sonraki yanılgının adı Ad Hominem“

“Ne kadar tatlı!” dedi çağlayarak akan bir ırmak gibi.

“İki adam bir kalabalığın önünde ciddi bir konu hakkında tartışıyor. Birincisi ayağa kalkıyor ve rakibini işaret ederek seyirciye şunları söylüyor: ‘Bu adam arlanmaz bir yalancıdır, onun söyleyeceği sözlerin tek bir tanesine bile inanamayız.’ Şimdi Polly, iyi düşün. Burada yanlış olan şey ne?”

Büyük bir dikkatle yüzünü izledim. Hilal kaşı, zihninin soruya yoğunlaşmasıyla şekilden şekile giriyordu. Birdenbire, daha önce görmediğim türden bir zeka alevi belirdi gözlerinde.

“Ama bu adil değil” dedi kendinden emin bir ses tonuyla. “Bu hiç mi hiç adil değil. İkinci adamın ne şansı kalır ki birincisi onu yalancı ve güvenilmez diye yaftalarsa?”

“Evet!” diye haykırdım övünçle. “Yüzde yüz haklısın. Adil değil, birinci adam, diğeri daha su içmeye bile yeltenmemişken kuyuya zehir attı ve suyu içilmez hale getirdi. Polly, seninle gurur duyuyorum.”

“Daha yeni başlıyorum!” dedi Polly elini havada sallayarak.

Polly’nin tam bir salak olmadığını öğrenmiş olmanın verdiği heyecanla çalışmaya devam ettim. O ana kadar öğrendiğimiz şeyleri birer birer tekrar ettim, örnekler verdim, hataları açıkladım ve çıkan sonuçları kafasına adeta çaktım. Bu ilk başta, umutsuzca yapılan bir tünel kazma işine benziyordu. Sadece emek, ter ve karanlık vardı. Işığa ne zaman ulaşacağımıza dair en ufak bir fikrim yoktu, hatta ışığa ulaşıp ulaşmayacağımızdan bile emin değildim.

Ama ısrar ettim. Çalıştım, çabaladım, etimle tırnağımla yırttım tünelin duvarlarını ve sonunda başardım. Sonunda bir ışık tayfına rastlayabildim. Sonrasında bu tayf büyüdükçe büyüdü; tayf hüzmeye, hüzme ışığa, ışık güneşe dönüştü. Ve her şey ışığa bulandı. Polly’den bir mantıkçı çıkardım. Ona doğru bir yöntemle düşünmeyi öğretebildim.

İşim bitmişti. Sonunda beni hak edecek kıvama gelmişti Polly. Artık benim eşim olabilecek zekaya ve derinliğe sahipti. Malikanelerimden sorumlu olacak bir hayat arkadaşı, çocuklarıma bakacak bir anne olabilecekti. Tabii bu düşüncelerin yanında aşkı da hesaba katmak gerek. Bir sonraki görüşmemizde ona duygularımı açmaya karar verdim. İlişkimizi akademikten romantiğe dönüştürmenin zamanı gelmişti.

“Polly” dedim aşkımızın tek şahidi olan meşe ağacının dibinde tekrar buluştuğumuzda, “Bu gece yanılgıları konuşmayacağız.”

“Ohh, neden?” diye söylendi şikâyetçi gözlerle.

“Canım” diye girdim söze, yüzüme yayılan gülümsemeyle beraber, “Şimdiye kadar beş akşamı birlikte geçirdik. Çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum. İyi bir çift oluşturacağımız aşikâr.”

“Secundum Quid” dedi Polly heyecanla.

“Pardon, anlamadım!” dedim şaşkınlıkla.

“Secundum Quid” diye tekrarladı.

“Nasıl oluyor da sadece beş buluşmanın ardından uyumlu bir çift olabileceğimizi çıkarabiliyorsun?”
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Sevgili öğrencim dersini iyi çalışmıştı.

“Aşkım” diye başladım söze bu sefer, sakinleşmesi için elimi elinin üzerine hafifçe dokundurarak. “Beş buluşma yeter de artar. Bir pastanın lezzetli olup olmadığını anlamak için tamamını yemek gerekmez, değil mi?”

“Falsa Comparatio” dedi Polly, ifadeyi yüzüme çarparcasına.  “Ben pasta değilim, genç bir kızım.”

Şaşkınlığımın korkuya dönüşmesine engel olamayarak sessiz bir kahkaha attım. Öğrencim dersini sandığımdan çok daha iyi öğrenmişti. Taktik değiştirmeye karar verdim. Görünen o ki en iyi yöntem basit, güçlü ve doğrudan bir ilan-ı aşk idi. Muhteşem beynim böylesi önemli bir konuda en doğru sözcükleri seçerken, bir süreliğine sessiz kaldım.

“Polly, seni seviyorum. Sen benim için tüm dünyadan daha değerlisin. Gökyüzündeki aydan ve güneşten, uzayın sonsuzluğundaki galaksilerden çok daha önemlisin. Lütfen, aşkım! Birlikte olacağımızı söyle. Çünkü eğer söylemezsen hayat benim için anlamını yitirecek. Bir hiç olacağım. Yemekten içmekten kesileceğim. Mecnun olup çöllere düşeceğim, meczup olup sokaklarda sürteceğim. “

“İşte bu!” dedim içimden, “bu sözcükler de işimi göremezse!”

“Ad Misericordiam” dedi Polly.

Dişlerim gıcırdadı. İçimde dalga dalga yükselen paniği dizginlemem gerektiğini biliyordum. Ne olursa olsun, soğukkanlılığımı korumalıydım.

“Çok güzel, Polly” dedim, zorlama bir sırıtmayla. “Kesinlikle dersini çok iyi öğrenmişsin.”

“Sonuna kadar haklısın.” dedi Polly, kendisinden beklemediğim bir özgüvenle.

“Peki, kim öğretti sana bütün bunları, Polly?”

“Sen öğrettin.”

“Çok doğru. Öyleyse bana bir borcun var demektir, değil mi? Eğer ben öğretmeseydim, sen bunları asla öğrenemeyecektin.”

“Argumentum Ad Speculum” dedi Polly tek bir saniye bile kaybetmeden.

Şakaklarımda biriken ter, çığ olup dalgalar halinde aşağıya inmeye başlamıştı. “Polly,” dedim titrek bir sesle. “Bütün bu öğrendiklerini çok ciddiye almamalısın. Yani bunlar okulda öğretilen ucuz şeyler, gerçek hayatta pek bir yarar bekleyemezsin bu tarz kazanımlardan.”

“Dicto Simpliciter” dedi ve zıpladı olduğu yerde, hatamı bulmuş olmanın heyecanıyla. Bir de parmağını yaramaz bir çocuğu azarlıyormuş gibi yüzüme doğru sallıyordu ki bu şimdiye kadar olanların içinde en kötüsüydü.

Bu hareket sonuncusu olmuştu artık. Ayağa kalktım ve hedefine kilitlenmiş bir boğa gibi yönelttim sorumu.

“Benimle birlikte olacak mısın, olmayacak mısın?”

“Ol-ma-ya-ca-ğım!”

“Ne-den?”

“Çünkü bugün öğleden sonra Petey Burch’a söz verdim. Onunla birlikte olacağım.”

İhaneti ağır ağır sindiriyordum, usulca geriye yaslandım. Arkamdan vurulmuştum. “Bana söz verdikten sonra, elimi sıktıktan sonra, benimle anlaştıktan sonra nasıl olur da Polly’ye tekrar teklif eder!!!”

“Pis sıçan” diye inledim, içimdeki tüm kini ve intikam hırsını kusarak.

“Onunla birlikte olamazsın, Polly. Yalancının teki o, tam bir üçkâğıtçı, alçak bir sıçan”

“Ad Hominem” dedi ve ekledi Polly; “Lütfen bağırmayı kes. Bana kalırsa bağırmak da bir tür yanılgı olarak adlandırılmalı.”

Bütün irademi toparlayıp sesimi düzelttim.

“Tamam, tamam“ dedim. “Sen bir mantıkçısın. Soruna mantık yönünden bakalım bir de. Nasıl olur da Petey Burch’ü bana tercih edebilirsin? Bak bir bana – parlak bir öğrenci, yenilmez bir entelektüel, garanti altına alınmış bir gelecek-. Bir de Petey’e bak –zavallı bir asalak, ne istediğini bilmeyen bir serseri, bir sonraki öğününün nereden geleceğini bile bilmeyen bir parazit.- Petey'i bana neden tercih ettiğini izah edebilecek tek bir mantıklı gerekçe gösterebilir misin lütfen?”

“Tabii ki...” dedi Polly tüm açıksözlülüğüyle. “Onun rakun kürk mantosu var.”

Yazan: Max Shulman

Türkçeye çeviren: Ali Rıza Arıcan – 28.01.2013


Çevirenin Notu: Orijinal metinde mantıksal yanılgıların bazıları Latince, bazıları İngilizce olarak yazılmıştı. Metin içi tutarlılığı korumak için ben hepsini Latince yaptım.













26 Ocak 2013

Türkiye'den Mektuplar 24


Ve Türkiye’de ilk eğitim öğretim döneminin sonuna geldik. Nerdeyse iki aydır hiçbir şey yazmadım. Bir “Burun” öyküsü vardı heyecanla başladığım. Öykünün gidişatını ve sonunu biliyor olsam da yazmadım. Yazamadım demiyorum, yazmadım, yazmak istemedim. Hayata adadım kendimi, yaşamayı yeğledim bir süreliğine, yaşamaya ve çalışmaya. Dedim ki kendi kendime, “yazmadan da yaşamak mümkün olmalı, yaşayabildiğine göre bunca insan!”. Saldım kendimi hayatın kollarına ama hayat kendisine geleni kucaklayan bir merhamet abidesi değil ki beni alsın bağrına bassın, sımsıkı sarmalasın, açık kalan yanlarımı örtsün. Ben ona yöneldikçe o benden kaçtı, ben bir adım yaklaştım o adım iki adım uzaklaştı. Derken; yazamadan yaşayamadığımı, kelimelerden uzaklaştıkça iyice pert olduğumu fark ettim. Çünkü ben kendim için yazan –sanki başkaları için yazmak mümkünmüş gibi oldu bu ifade- birisiyim ve yazmadığım zamanı hayata değil, hayatın içinde olmasa da olur denilebilecek şeylere ayırıyorum.

Son iki ayım genelde okulun işleriyle geçti. Yavaş çalışan birisiyim ben, yavaş algılıyorum ve yavaş hareket ediyorum. Elimden geldiğince yaptığım işe yaratıcılık eklemeye, deneyimlerimden ve okuduklarımdan bir şeyler eklemeye çalışıyorum. Gerçi bu pek mümkün olmuyor çünkü hem yaratıcı olmak için gereken boş zaman lüksümüz yok hem de bizden yaratıcı olmamız değil, verilen görevi ne kadar aptalca olsa da yapmamız talep ediliyor. Ne yaratıcı olabiliyorum ne de sıkılarak yaptığım işleri zamanında bitirebiliyorum. Bu yüzden işler hep sarkıyor, bölüm odasından saat 6’dan önce çıkmam için dışarıda önemli bir işim olması gerekiyor. 

Dışarıdaki hayatın varlığı tek başına yetmiyor beni okuldan koparmaya.  İlla bir sorumluluk olacak, söz verilen bir arkadaş, gidilecek bir toplantı, hasta bir akrabayı ziyaret etme zorunluluğu. Sorumluluklar tarafından idare edilmeye alışmışım. Öyle bir saniye oturup, soluklanmaya vakit olmuyor. Bazen okulda, yemekten sonra, hava da güzelse eğer, bahçedeki oturaklara kurulup, üç beş sayfa okuyorum. Bazen de sadece oturuyorum, zayıf güneşin oluşturduğu tayfları izliyorum. Çok canım sıkılırsa da okulun hemen dışındaki sinemanın kafesinde kahve içiyorum.  Yalnız bu boş durmalar ve bir şey yapmamalar pek uzun süremiyor. Mutlaka bir sorumluluk bir yerlerden çıkıp beni buluyor. En kötü olasılıkla okunması gereken ödev kağıtları birikiyor, saçma sapan formları doldurup, aptalca yorumlar yazmak gerekiyor. Öyle ki bazen sabah sekizden akşam beşe kadar tek bir iş yapmıyorum, sadece robot gibi yapılması gerekenleri yapıyorum. Bunun için bulduğum ifade; “O kadar çok iş var ki çalışmaya vakit yok.” Bir çeşit ağaçlardan ormanı görememe hali, kalabalığın içinde insanları görememe durumu…

Okuldaki sorunlar hakkında daha önce de farklı mektuplarda yazmıştım. Bugün onları derli toplu halde yazmak istiyorum. Çalıştığım okulun köklü bir kurum olması vesilesiyle nasıl olup da bu köklülüğün aynı zamanda kalıplaşmış bir takım yanlış uygulamaları beraberinde getirdiğini anlatmaya çalışacağım. Okulda çalışmaya başladığımda ve ilk sözlü uyarımı aldığımda çalıştığım kurumun yaşadığım ülkemin bir yansıması, paralel evrende var olan minyatür hali olduğunu düşünmüştüm. Bu fikre halen sahibim ama biraz daha geliştirdim. Sadece eğitim kurumları değil, kökleşmiş her kurumda aynı zihniyet hakim, aynı başıbozukluk, tembellik, egoizm ve adamsendecilik.

Dün avukat İ ile Taksim’de oturduk, birer bira içtik. Mesleği dolayısıyla karşılaştığı ilginç hikayeleri anlattı bana. Bir tanesi özellikle ilgimi çekti. Evinin yakınındaki bir bakkal, bir sabah vakti üst kattaki komşusunu alıp havaalanına bırakıyor. Komşu da bu iyilik karşısında adama üç-beş lira para veriyor ki benzin parası karşılanmış olsun. Yolda nasıl oluyorsa polis bakkal amcayı durduruyor ve kaçak taksicilik ithamıyla adamın arabasını bağlıyor. Üzerine bir de birkaç bin lira ceza kesiyor. Araba yok, bir de üzerine bakkalın ödeyemeyeceği bir ceza; adamcağız soluğu tanıdığı avukat İ’nin yanında buluyor. Ortada bakkalın taksicilik yaptığına dair tek bir kanıt yok, tamamıyla polisin anlık yargısına dayanıyor tüm uygulama. İş mahkemeye düşüyor ama mahkeme birkaç ay sonunda bu işe kendilerinin bakamayacağına karar veriyor. Mahkeme Ankara’daki sulh mahkemesine aktarılıyor. Orada da bir üç-beş ay bekliyor. Sonra yeni bir karar, orası da bakmıyormuş meğerse… Ne davaya kimin bakacağı belli, ne bakkalın arabasına nasıl kavuşacağı belli… Adam aylardır arabasından mahrum, işlerini yapamıyor ve tüm bunların nedeni bir trafik polisinin mesnetsiz tutanağı. İş tam bir yılan hikâyesine dönüşüyor ve hatta kördüğüm oluyor. İ bile ne yapacağını şaşırmış durumda. Sonunda da ekliyor: Adalet sistemimimiz aslında ülkemizin bir mikro resmi. Ülkede ne kadar yolsuzluk, bencillik, adamsendecilik, kayırmacılık varsa adalet sisteminde de var.

Tıpkı J’nin ikametgah tezkeresi başvurusunda olduğu gibi. Hatayı yapan Bangkok’taki elçilik, ceremesini çeken biziz. Hem mahkeme parasını ödüyorum, hem ödememem gereken bir sürü gereksiz belgenin parasını ödüyorum –yok noterden taahhütname çıkar, yok bankadan paran olduğuna dair döviz belgesi al, yok avukata vekâletname çıkar- hem de bir ton vaktimi/enerjimi saçma sapan işlere ayırmak zorunda kalıyorum.

(Bu döviz belgesi için ayrı bir parantez açmadan edemeyeceğim. Döviz belgesi denilen şey aslında ülkede kalmak isteyen turistlerden istenen, turistin maddi durumunu kanıtlayan bir belge. Üç aylık turist vizesi için 3000 dolarlık döviz belgesi gerekiyor. Yani turistin 3000 doları olmalı ki bu belgeyi alsın. Oysa 3000 dolar hiç kimse için ufak bir meblağ değil. Bu yüzden işin kolayı bulunmuş. Gidiyorsunuz herhangi bir döviz bürosuna ve 3000 dolarlık döviz belgesi alacağım diyorsunuz. Döviz bürosu, sizin 3000 dolarınızın olduğunu farz ediyor ve bu para gerçekten varmış gibi size 3000 dolar bozuyor. Sonra da bozduğu parayı sizden alıp size tekrar dolar veriyor. Yani başlangıçta farazi olarak size verdiği parayı sizden geri alıyor. Para farazi ama işlem farazi değil, işlem gerçek. Dolayısıyla alım ve satım sürecindeki farkları siz ödüyorsunuz. Eğer döviz bürosu 1 doları 1,74 TL’den alıyor ve 1 doları 1,81 TL’den satıyorsa, döviz belgesinin size maliyeti 3000*(1,81-1,74)=210 TL. Ortada hiçbir üretim yok, hiçbir resmi kanıt yok, hiçbir iş yapılmış değil. Sadece sizin turist cebinizden 210 TL uçuyor ve para bir döviz bürosunda kalıyor. 210 TL ile 3000 dolarınızın olduğunu kanıtlıyorsunuz. Böyle bir saçmalık, böyle bir bürokratik geri zekâlılık olabilir mi? Oluyor işte, kimse sesini çıkarmadığı için oluyor.3000 dolarınız yoksa 210 liraya patlayan işlem 3000 dolarınız varsa daha ucuza gelebilir. Çünkü paranız varsa bir kereliğine bozdurursunuz, olur biter. Sadece satarken zarar edersiniz. Bozduğunuz parayı da kullanırsınız. Benim anlamadığım, böyle bir durumda neden banka hesabı istenmiyor. Bankadan gidip bir hesap bakiyesi çıktısı alsam ve bunu bankada mühürletsem daha mantıklı bir iş yapmış olmaz mıyım? Bunun bana masrafı en fazla 5 TL olur. Hem belge döviz bürosundan alınana göre daha güvenilir olur çünkü geldiği yer bir banka.)

Parantez aç, örnek ver derken konudan iyice uzaklaştım. Neyse, okula geri döneyim. Okuldaki genel sorunları iki ana kategoriye ayırabiliriz. Birincisi idari sorunlardır ki benim bunları düzeltebilmem neredeyse olanaksız. İkinci sorunlar ise eğitime ve öğretime yönelik sorunlar. Aslında bu iki kategori arasındaki ilişki vücuttaki kemiklerle organlar arasındaki ilişkiye benzetilebilir. İdare vücudun kemikleridir; onu ayakta tutar, destekler, sorun organların uyumlu çalışmasına olanak sağlar ya da en azından engel olmaz. Eğitim ve öğretim ise organlardır, böbrektir, karaciğerdir, kalptir. İşi yapan, öğüten, sindiren, nefes alıp veren, yakan ve enerjiye dönüştüren, kısacası üreten kısımdır.

Önce idari sorunlardan söz edeceğim. İdari sorunlar, yani verimsiz çalışma ortamı, motivasyonun ve yaratıcılığın önüne konmuş engeller.

1. Okulun hemen hiçbir konuda şeffaf olmaması: Bu Türkiye’de yaşayanlara belki saçma gelebilir ama benim daha önce çalıştığım okullarda şeffaflık önemli bir etkendi öğretmenleri motive eden. Bir kere şeffaf bir kurumda dedikodular, arkadan konuşmalar olmaz ya da en aza indirgenir. Gereksiz kinlerin, garezlerin, siyasi planların önü alınmış olur. Şeffaflık işverenin ve işçinin arasındaki iletişim engellerinin pek çoğunu bir adımda kaldırır, onun yerine karşılıklı güven ve saygı inşa eder. Birkaç örnekle izah edeyim.

Maaş çizelgesinin kimse tarafından bilinmemesi ve bu çizelgenin açıklanmaması beni çok rahatsız eden bir durumdur. İK bana böyle bir çizelgenin var olduğunu söyledi ve ardından da ekledi: Var ama size gösteremeyiz. Bu yanıt yok demekle aynı şeydir benim için. Neden güveneyim ki size? Bir öğrenci bana sözlü notunun nasıl verildiğini sorduğunda, ben açıp Excel’den ona notunu nasıl verdiğimi gösterebiliyorum. Böyle bir Excel tablosu var ama sana gösteremem demiyorum. Çünkü ben not verme konusunda elimden geldiğince şeffaf olmaya çalışıyorum. Şeffaf olamadığım noktalarda da pozitif ayrımcılığa gidiyorum ki bunu da öğrencilerden saklamıyorum.

Bir başka örnek de sözleşme yenileme tarihleriyle ilgili. Öğretmen arkadaşlara soruyorum sözleşmeler ne zaman yenileniyor diye. Kimisi mayıs diyor, kimisi tatil başlamadan birkaç gün önce. Yani ben tatile çıkmadan önce okul bana yeni bir sözleşme önerecek ve ben onu imzalayacağım. Bu tür bir geciktirmede şöyle bir ön kabul görüyorum ben: Okul benim sözleşmeyi imzalayacağımdan emin. Yani ben okula muhtacım ve zaten imzalarım.  Yani işveren beni eşit koşullarda görmüyor, benim de taleplerim olabileceğini hiç hesaba katmıyor. Eğer bir öğretmen haziran ayına kadar kendine bir iş ayarlamamışsa, sonrasında da prestijli bir okulda iş bulması olanaksızdır. Ancak çok zor durumda kalan okullar öğretmen alımı yapar haziran ayından sonra. Öyleyse bir öğretmen ne yapmalı? Ya okulun ön kabulünü kendi ön kabulü yapacak ve önüne getirilen sözleşmenin şartları ne olursa olsun imzalayacak ya da ocak ayından itibaren iş aramaya başlayıp, okula haber vermeden kendisine istediği koşullarda iyi bir iş ayarlayacak. Önüne sözleşme konduğunda da diğer okulun şartlarından daha iyisini talep edecek. Şartlar sağlanmayacağı için de basıp gidecek.

2. Demokratik olmaması: Ben yaptım oldu anlayışı ülkenin her yerinde olduğu gibi maalesef burada da hakim. Kararlar alınıyor adımıza ama bizim hiçbir söz hakkımız olmuyor. Bazen verilen sözler ihlal ediliyor, sesini çıkaran haddi bildiriliyor, üsttekiler güçlerini alttakileri ezmek için kullanıyorlar. Bütün bunlar tabii ki yakışmaz demokratik bir eğitim kurumuna. Bir örnek vereyim: Bana sözleşme metni gönderildiğinde İK’ye sormuştum, saat kaçtan kaça çalıştığımızı. Bana yazdıkları elmekte “saat 7:45’ten 16:00’a kadar” demişlerdi (copy-paste from C’s  e-mail: C: 07:45- 16:00 (1 yarım gün izin kullanma durumunuz olacaktır.)) Oysa okula başladığımda saatler 7:45 – 17:00 olarak bildirildi bize.

 Bu kararın genel kurulda alındığı söylenebilir kimilerince ama bence karar çoktan alınmıştı, genel kurulda sadece ilan edildi. Zaten oylama yapıldığını hatırlamıyorum. Aynı mesajda haftada bir gün izin hakkı olduğu da yazılıydı. Bu şu demektir: Okul idaresi kendi kafasına göre benim haftada dört saat daha fazla çalışmam gerektiğine karar verdi. Bu kararı daha önce bana verdiği sözün üzerine aldı ki benim haberim olsaydı belki de sözleşmeyi imzalamayacaktım. İnsanın sabah 7:45’ten akşam 5’e kadar hem zihnen hem de bedenen çalışıp, ardından eve gidip entelektüel uğraşlara vakit ayırması mümkün müdür? Bunu yazmamın nedeni daha az çalışmak istemem değil. Zaten başta da yazdığım gibi ben bölüm odasını akşam 6’dan önce zor terk eden birisiyim. Önemli bir işim, bir toplantım falan olacak ki zamanında çıkabileyim. Sorun söz verdikleri gibi davranmamaları ve bunu “ben yaptım oldu” anlayışıyla yapmaları. 

Devam edecek. Aşağıda bir sonraki mektupta yazacağım sorunların başlıklarını sıralıyorum:

3. İş tanımının eksik olması ve öğretmene verilen işin yapılamaması. Dolayısıyla hiçbir iş tam anlamıyla yapılmıyor, her şey yarım yamalak, her şey yapılmış olmak için yapılıyor.
4. Hiyerarşinin verim ve iletişim için değil de ezmek ve haddini bildirmek için kullanılması.
5. Okulda teknolojinin sunduğu modern iletişim sistemlerinin kullanılmaması ve okul yönetiminin bu tür önerilere kapalı olması. 

07 Ocak 2013

ÇEKİRDEK AİLE TANIMI DEĞİŞİYOR


                                                                                                       6 Ocak 2013

BAŞBAKANIN TALİMATIYLA ÇEKİRDEK AİLE TANIMI DEĞİŞTİRİLİYOR

Üç çocuktan aşağısının Türkiye’nin geleceğine zarar getireceğini her fırsatta dile getiren başbakan, ilgili bakanlıklara, çekirdek aile tanımına iki çocuk daha eklenmesi talimatını verdi. İki gün önce, ünlü futbolcu Ali Hazel Topçu ile seksi manken Hürrem Canan Donsuz’un nikahında şahitlik yapan başbakan, Ali Hazel’den en az dört çocuk sözü alana kadar resmi belgelere imza atmayacağını şakayla karışık söylemişti.



Dün akşam TRT 12’de “Yeşil Koltuk” programına katılan Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Gıyasettin Şakiroğlu, başbakanın talimatı doğrultusunda anayasada geçen aile tanımında değişikliğe gidileceğini söyledi. Şakiroğlu, yakında çıkarılan bir kanunla üç çocuk sahibi olmayan çiftlere “eksik aile” adı verileceğini, çocuksuz çiftlere de evlilik cüzdanı verilmeyeceğini ifade etti. Gazeteci Erdem Erkan’ın sorularını yanıtlayan Şakiroğlu konuşmasına şu şekilde devam etti. “Ülkemizin genç nüfus avantajını koruması gerekir. Avrupa gibi yaşlanmayı kaldıramayız. Hele bir de Asya’daki ve Afrika’daki ucuz işgücüyle mücadele etmek için genç nüfus şart. Yoksa Toyota gibi, Ford gibi dev şirketleri ülkemizde yatırım yapıp, burada istihdam yaratmaları konusunda ikna edemeyiz. Dışarıdan devşirme işçiler getiremeyeceğimize göre kendimiz yetiştirmeliyiz. İşsizlik oranı %10-15 civarında tutulmalı ki elimizde çaresiz bir işsiz ordusu olsun ve bu ordu sayesinde maaşları rekabet gücümüzü yitirmeyecek düzeyde tutabilelim. Yani kısacası, doğurmalıyız, daha çok doğurmalıyız. Bu konuda başbakanımızın ileri görüşlülüğüne hak vermemek imkânsız.”



Erdem Erkan’ın yeni çıkarılacak kanun hakkındaki sorusuna bakan şöyle yanıt verdi: “Yeni kanuna göre çocuksuz çiftlere ilk çocukları doğana kadar evlilik cüzdanı verilmeyecek. Beraber yaşamalarına izin verilecek ama bu izin bir yıl içinde evlenen kadının hamile kalmaması durumunda iptal edilebilecek. Çocuk yapmıyorlarsa ne diye birlikte yaşıyorlar, değil mi? İlk çocukları olunca çifte “Geçici Evlilik Cüzdanı” verilecek. Verilen bu geçici cüzdan üç yıl içerisinde çift eğer ikinci çocuğu yapmazsa geçerliliğini yitirecek. Çift eğer ikinci çocuğunu üç yıl içinde yaparsa evlilik cüzdanları geçici-daimiye dönüştürülecek. Verilen bu geçici-daimi evlilik cüzdanı da çift eğer üç yıl içinde üçüncü çocuğunu yaparsa daimi-daimi evlilik cüzdanına dönüştürülecek. Bir çift daimi-daimi evlilik cüzdanını bir kere aldı mı dördüncü ve sonrası çocuklarının bakım masraflarının yarısını devlet üstlenecek.“



Programa telefonla katılan Milli Eğitim Bakanı Halil İbrahim Urgancıbaşı ise örgün eğitim kurumlarında okutulan ders kitaplarındaki çekirdek aile tanımının 2013 yılından itibaren değiştirileceğini söyledi. Bakan, “Eskiden, çekirdek aile deyince bir anne, bir baba, bir de çocuk resmi koyar, geçiştirirdik. Şimdi, ekonomimiz güçlendi ve otuz kırk yıl sonrası için plan yapabilecek öngörü gücüne kavuştuk. Bu yüzden ders kitaplarındaki tüm o resimler yenileriyle değiştirilecek. Bir tane somurtkan çocuk yerine, üç tane mutlu, şen şakrak çocuk konacak. Böylece çocuklarımız daha erken yaşlarda alışacaklar üç çocuğun doğallığına. Ayrıca edebiyat kitaplarındaki tek çocuklu aileleri anlatan hikayeler çıkarılacak. Onların yerine bol çocuklu ailelerin hikayeleri okutulacak.“



Programın sonunda Hakkari’nin Ökkeşler köyünden gelen 17 çocuğu ve 94 torunu olan Hacı Hüseyin Ökkeşler’e örnek aile madalyası verildi. Ökkeşler ve örnek ailesi programın yapıldığı stüdyoya sığmadıkları için, hatıra resmi için bahçeye alındılar. 

Enes Başeğmez, Sansürsüz Gazetesi

 *** Bu bir yalan haberdir. Yalan olarak kalması dileğiyle. Resimleri internetten buldum. 


02 Aralık 2012

Burun (1)


Geniş alnının ortasından belli belirsiz fışkıran taze bir göze gibi çıkıyordu yola. İki kaşının arasındaki, araya bir kaş daha sığabilecek o derin mesafenin tam ortasından, sanki iki çam ağacına bağlanmış gevşek bir hamak gibi, tembel bir haykırışla başlıyordu diriliş. Sessiz ve sakin, uzun bir yola çıkacağından habersiz, kendine has bir özgüvenle beliriyordu, toprağı yarıp çıkan filiz gibi. İnce kaş çizgisinin, bir okun ucunu andıran sivriliğiyle bitmesinden fırsat bulmuş da, en olmadık yerde, en olmadık zamanda çıkmıştı sahneye. Bir çıkıntı olarak başlayan serüvenin, bir doğallık olarak devam edeceğini o da bilmiyordu henüz. Aşağılara indikçe uzaklaşıyordu yüzeyden, tuhaf bir sarhoşluk yaşatıyordu karşısındakine. Alabildiğine pürüzsüz, alabildiğine yumuşak bir inişti bu. Çocuk parklarındaki kaydırakların bitiş noktalarına benzer türden bir kavisle bitiyordu, çocuğun havaya doğru fırladığı saliselik durumu andırırcasına.

Şimdiye kadar gördüklerim içinde en güzeli değildi belki ama en etkileyici olanıydı. İlk bakışta, sanki başka bir yüzden çalınmış da onun yüzüne yanlışlıkla konmuş imajı verdiği doğruydu ama tüm ilk bakışlar ve ilk kararlar gibi yanlıştı bu yargı da. Vaktim olsa, onu ürkütmeyeceğimi bilsem, burada oturur, saatlerce izlerdim bu sanat eserini, bu kozmik kombinasyonu, bu evrensel çağrıyı... Onun havaya kalkık, bir kiraz tanesi gibi parlak ucu içimde öylesine volkanik, öylesine erkeksi duygular uyandırıyordu ki dayanamadım ve kalktım yerimden, bu etkileyici burunla ve sahibiyle tanışabilmek için.

-Pardon, ateşiniz var mı?

Buğulu camın arkasında ağır ağır yağan karı izleyen iri siyah gözleri, sıradan bir müdahaleyi savuşturuyormuş gibi umursuzca bana doğru döndü. 

-Var, evet. Var ama burada sigara içmek yasak değil mi?

-Sigara için değil, bir arkadaşım bu sabah iş yerime geldi, eski metal bir kutu verdi içinde yirmi yıl öncesine ait mektuplar olan ama kutuyu açamadım, kapağı sıkışmış sanırım. Belki bir köşesini çakmakla ısıtırsam, metal hafiften genleşir de rahatlıkla açabilirim.
Burnu hafiften oynadı, belki de kulağıyla duyduğu yalana ilk tepkiyi veren organı burnuydu. Sanki içinde bulunduğumuz kafenin havasından bir element eksilmişti de burnu hemen sezivermişti bu değişimi. Yalanın evrenin dengesinde tamir edilmez bir yara açtığı doğru muydu yoksa?

-Kutu nerede, getirin beraber ısıtalım. Ben de eski kutulara meraklıyımdır. Evimde yüzlerce teneke kutu 
vardır, kimisi Osmanlı zamanından kalma, kimisi yurt dışından, kimisi yeni ama üzerlerindeki desenlerden dolayı eşleri benzerleri yok… Kutuların içlerindekini tüketip, kutuya tamamıyla arkasını dönenlerden değilimdir.

Cesareti karşısında kalakalmıştım, bir de beklenmedik kutu seviciliği.  Kutu vardı, kapağının sıkıştığı da doğruydu ama içinde mektuplar değil, yirmi yıl önce ayrıldığım sevgilimden kalan fotoğraflar vardı. En azından ben böyle hatırlıyorum. Bu sabah evin döşemesini yenileyen ustalar bulmuştu, ben de karım görmesin diye apar topar çantama koymuştum. Odada bir yerlere de saklayabilirdim ama o zaman da evin her gizli köşesini onlar saklambaç oynasınlar diye var ettiğimizi sanan çocuklar sorun çıkarırlardı. Metrodayken açayım dedim, açamadım, elimi acıttım. Ofisteyken de unutmuştum işe dalıp.

-Getireyim, bir saniye. Yalnız açılınca içind…

- Merak etmeyin beyefendi, açılır açılmaz kutuyu alırsınız. Ben sadece görmek istiyorum kutunun üzerindeki desenleri. Eğer az bulunan bir kutuysa belki sizinle değiş tokuş yaparız.

Kutuyu çantanın dibinden çıkardım, getirdim, masanın altında, elimde tutuyordum. Sanki hazır değildim henüz, bir şeyler fazla hızlı gitmiş, bir şeyler raydan çıkma noktasına gelmişti. Artık aynı masaya oturmuş, iki arkadaş, hatta iki sırdaş haline gelmiştik. Bütün bunların olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde gelişmiş olması da şaşırtmıştı beni. Hem ben evli, çocuklu, yaşı elliye dayanmış bir adamım. Şansın bu kadarı fazla değil mi? Bir başka tuhaflık da burunla başlayan çekimin, kutuyla karşılık bulmasıydı. Ben onun burnuna hayran kaldığım için görünmez bir çekimin etkisi altında onun masasına yaklaşmış, o da sanki böyle bir yaklaşmayı bekliyormuş gibi benim gönderdiğim pasa karşılık vermişti. Biraz sonra, on beş yıllık karımın bile görmediği, varlığından bile haberdar olmadığı bir kutuya, henüz adını bile öğrenmediğim bir kadın dokunacak, belki de kapağını açınca içini azıcık görecekti.

-Bu arada benim adım Kemal, az ilerideki İhtiyat Sigorta’da çalışıyorum. Hesap, kitap işleriyle uğraşıyorum. Bilirsiniz işte, sigortacılık…

-Benim adım da Selma, psikiyatristim. Benim de yakınlarda bir ofisim var, genelde iş ve aile hayatında sorun yaşayan plaza çalışanlarına yardımcı oluyorum. Kendim bir plaza çalışanı olmasam da sürekli onların sorunlarını dinlediğim için bir hayli donanımlıyım bankacıların, brokerların, sigortacıların hayatları hakkında.

- Ha ha, güzelmiş. Hoş hayatımızda öyle özenilecek pek bir şey yok. İşçiyiz işte. Ha fabrikada, ha dev cam binalarda, fark eden bir şey olmuyor. Birileri için çalışıyor, birilerinin çok para kazanması için geceni gündüzüne katıyorsun. Bu arada, birer kahve daha söyleyelim mi?

- Siz kahve alın, ben bir bardak su alacağım. Öğleden sonra birden fazla kahve içince akşam uykumu etkiliyor. Ha bu arada, kutuya bakabilir miyim? Masanın altında, elinizde tutuyorsunuz sanırım.

Terlemişti elim, sanki avucumda pırpır kıpraşan bir serçe tutuyordum. Ağır ağır çıkardım kutuyu masanın altından. Masaya, onun ters çevrilmiş kahve fincanının yanına koydum.

- İşte kutu. Umarım açabiliriz.

Zaten büyük olan gözleri daha da açıldı. Burnu kıpraşmaya başladı, leziz bir yemeğin kokusunu almış aç bir misafirin burnu gibi. Kutuya önce işaret parmağıyla dokundu, uyuyan bir yavru kediye dokunur gibi.

-Bu kutuya çakmak değdirmeyin lütfen, sakın değdirmeyin, sakın, lütfen, yani rica ediyorum, yapmayın böyle bir şey, kıymayın kutuya. Çok yazık olur kutuya, hem de çook.

-Tamam, tamam, sakin olun lütfen. Neden değdirmeyeyim, çok değerli bir kutu mu bu?

-Bakın bu kutu eski ve küçük bir çikolata şirketine ait. Şirket, Belçika’da 1800’lerde ufak bir köyde başlamış üretime ama 1990’larda Nestle tarafından satın alındı. Hiç büyümemiş, büyümek istememiş bir aile şirketi. Bu kutular da artık yapılmıyor. Bakın kutunun kapağında köyün ve köylülerin resmi var. Bende de var bu kutulardan bir tane, ama yeşil olanından. Sizinkisi daha güzel.

"İyi ama, ne yapacağız şimdi?" diye sormak istedim ama o kadar heyecanlı ve hevesli konuşuyordu ki durdurmak istemedim. 

- Koleksiyoncular çok arıyorlar bu firmanın kutularını. Çok değerli olduklarını söyleyemem ama şimdi toplama ve kuluçka devri, bir elli yıl sonra çok değerlenecek bu kutular. Bilirsiniz, koleksiyonculuk sabır işidir. Ama sağını solunu yakarsanız hem kutuya yazık olur hem de ileride edeceği değere. Bence en iyisi, siz bunu hiç açmayın. Bu haliyle evde bir yere saklayın.

O bunları söylüyorken, dilini ağzının içinde o anaç sözcükleri yaratmak için döndürüp dururken benim gözlerim tek bir şeye odaklanmıştı: Burnuna. Pek çok kadın burnunun aksine, onunkisi yaklaştıkça güzelleşiyordu. Ucundaki son kavis, hedefe varmadan önceki son ölümcül dönemeci andırıyordu. Kim bilir ne erkekler takılmıştı bu son viraja! Bu kavisin altında kalan iki delik alabildiğine ufak ve simetrikti. Çirkin bulduğum burunlardaki gibi geniş kanatları yoktu onunkinin, varlığıyla yokluğu belli olmayan bir tarzı vardı. 
Öylesine bilgiç, öylesine dünyayı anlamış bir hali vardı. O böyle karşıma oturup konuşsa, ara sıra diliyle dudaklarını ıslatıp burnunu teğet geçse, benim onun burnuna baktığımı asla anlamasa…

-Saklayacaksınız değil mi, Kemal Bey? Nereye bakıyorsunuz öyle? Dudağımın üzerinde çikolata falan mı yapışmış?

-Yok, yok, dalmışım. Dudağınızda bir şey yok.

-Bir an burnuma baktığınızı sandım. Gözleriniz o kadar derin bakınca ne gördüklerini bilemediğim için biraz korktum açıkçası.

-Estağfurullah Selma Hanım, dalmışım işte. Şirketteki işler işte. Birazdan çıkmam gerekecek. Kutuyu açmak için ateş kullanmayalım öyleyse. Dediğiniz gibi yapalım.

Gözleri ışıldadı. Yüzü güldü. Burnu tereddütle oynadı, dansa kalkmak isteyen ama utangaç olduğu için tüm davetleri reddeden bir ergen kız gibi.

-Bir de ben deneyeyim isterseniz. Çatalla azıcık kanırtırsak açılabilir belki. Kutuya zarar vermeyeceğim, merak etmeyin.

-Siz bilirsiniz. Dikkat edin, elinize zarar vermeyin. Kutu benim için çok önemli değil.

-Korkmayın Kemal Bey, ben son dört yıldır yalnız yaşıyorum ve eve hemen her akşam geç gittiğim için konserve ya da kavanoz açmak artık ikinci işim oldu. Siz kahvenizi için, geldiğini bile fark etmediniz. Daha fazla soğumasın.

-Ha evet, kahve. Nasıl da unutmuşum.

Çatalı farklı yerlerden kapağın altına sokmaya çalıştı ama ilk iki denemesi başarısızlıkla sonuçlandı. Bir anlığına, kutu elinden fırlasa da burnuna çarpsa diye içimden tuhaf bir dilek geçirdim. Böylece burnu hafiften yaralanacak ve ben yarayı kontrol edebilmek için burnuna daha yakından bakabilecektim, hatta belki de dokunabilecektim. İçimdeki kıpırtıyı artık kontrol edemeyeceğimi biliyordum, fena halde iç gıdıklayıcı bir durumdu bu. Ahlaksızca olduğu için de kendimden utandım biraz. Ama olsundu, hazırdım böylesi bir duygu patlamasına. Yirmi yıldır hissetmediğim türden, tozlu raflardan indirilen çok sevgili bir şiir kitabını tekrar okumak, tekrar o paslanmış duyguları diriltmek gibi bir şeydi bu.

-Açılıyor galiba Kemal Bey, bakın burası aralandı. Sizin çatalı da verir misiniz?

Çatalı ona uzatmıştım ki kapak elinden fırladı, kutu ise masanın öteki tarafına gürültüyle düştü. Selma şaşırmış, sevinçle kahkaha atıyordu. Ben hemen masanın altına eğildim ve dökülenleri toplamaya başladım. O sırada o da yardım etmek için masanın altına girmişti.

-Aman Allahım, mahvettim her şeyi. Biz kadınlar böyleyizdir işte. Bir meraklandık mı durdurulamaz oluruz. Açtık mı açtık, ama bunlar mektup değil galiba. Fotoğraf bunlar. Bakmamalıyım, bakmamalıyım, bakmamalıyım…

-Sorun değil, sorun değil. Bence yeteri kadar yardım ettiniz. Bundan sonrasını ben hallederim.

Artık ok yaydan çıkmıştı, saklayacak hiçbir şey kalmamıştı.Onun da bu noktadan sonra vazgeçeceğini hiç sanmıyordum. Keşke eski sevgilimin fotoğrafları ya da vahşi cinayetleri haber eden gazete kupürleri olsaydı kutuda. Selma birkaç fotoğrafı yüzleri aşağıya dönük halde kutuya attıktan sonra yüzü yukarı bakan bir fotoğrafa ister istemez bakıverdi.

-Bu yanlışlıkla çekilmiş herhalde. Bir burun resmi bu. He he, ama güzel bir burunmuş. Yanlışlıkla da olsa çekilmeye değmiş.

Sesimi çıkarmadım. Bir an önce kutuyu alıp, oradan çıkmak istedim. Bir daha da görmezdim onu, olur biterdi.

-Aaa, bu da bir burun. Bakın bu da… Bu biraz çirkin, üçgen burun, ha ha. İşte bu da sonuncusu! Ama baktıklarım içinde en güzeli bu. Burunların kraliçesi, ha ha ha…

Masanın altından çıkıp, garsonu çağırdım. Selma halen gülüyordu. “İyi ama o burunlar neydi, ha ha ha, nasıl açtım ama, ha ha ha, bir kutu dolusu burun, çikolata kutusu, ha ha, siz kimsiniz Kemal Bey, bir burunolog mu? Ha ha ha Yoksa burunları mı sigortalıyorsunuz? Ha ha…”

Hesabı ödedim, Selma’ya teşekkür ettim, elini sıktım, kutuyu çantaya attım ve apar topar kalktım sandalyeden. Yüzüm kızarmış, kalın bir battaniyenin altında iki saat geçirmişim gibi terlemiştim. Umarım onu bir daha görmezdim, bir daha asla karşıma çıkmazdı. "Kusura bakmayın, hemen çıkmam gerekiyor. Şirkete çok geç kaldım" dedim titrek bir sesle. Arkamı göndüm ve kapıya yürüdüm. O halen gülüyordu, “Bir kutu dolusu burun” diyordu kahkahalarını tutmaya çalışarak. Hızlı adımlarla ofise geçtim. İçimden bir ses önümüzdeki günlerde kötü şeylerin olacağını söylüyordu. 

Devam edecek...


30 Kasım 2012

Türkiye'den Mektuplar 23


                                                  Running is the art of suffering (Brian R)

Her sabah umutla gidiyorum okula, belki bir şeyler değiştirebilir, bir işe yarayabilir ve nihayetinde birilerine faydalı olabilirim diye. Okula giden yokuşu çıkarken aklımda genelde o gün öğreteceğim konular hakkında örnekleri evirip çeviriyorum; bunu nasıl anlatırım, bunu nasıl daha kolay hale getiririm diye. Demir kapıdan içeri girerken içim genelde olumlu duygularla doluyor. Yine çocuklar, yine eğitilmeye muhtaç gençler. Maalesef bu heyecan ve güzel duygular derse girmemle son buluyor.

Öğrenciler alabildiğine laçka, alabildiğine saygısız ve sorumsuzlar. Dersler hep bir curcunayla geçiyor. Ne doğru dürüst bir matematik öğretebiliyorum ne de öğrettiğim dersten zevk alabiliyorum. Üstüne bir de öğrencilerle girdiğim saçma sapan diyaloglar var. Yok siz benimle ilgilenmiyorsunuz, yok benim soruma yanıt vermiyorsunuz, yok beni anlamıyorsunuz. Tamam, herkes ilgiye muhtaçtır ama bu kadar da karşındakine ilgi sömürüsü yapıldığını ilk defa gözlemliyorum! Elini kaldırıp, hesap sorar gibi hocayla konuşmalar, anlamadığı zaman hocaya bağırmalar, sınıftan çıkarken hocaya kızdığı için kapıyı çarpmalar, hocanın "neden defterine bir şeyler yazmıyorsun uyarısına" cevaben defterini açıp, sırıtarak "bir şeyler" yazan öğrenciler, ders yeni başladığından dolayı tuvalete gitmesine izin vermediğim için sınıfın ortasında "hocam regl oldum yaaa" diye bağıran kızlar, ders anlatırken kafama tebeşir atanlar, bir türlü uykuya doymayan uykuseverler, benim gözümün önünde arkadaşının sınav kağıdına soru çözmeye çalışanlar ve ben onu yakalayınca, sınıfın ortasında arkadaşına ağza alınmayacak küfürler edenler, derse geç gelenler ve geç kağıdını almak çok kolay olduğu için birkaç dakika sonra derse girmek hakkıymış gibi elinde mühürlü bir kağıtla derse girenler…Liste uzayıp gidiyor. İşin kötü yanı, bunların en az birisi hemen her gün olan şeyler. 

Bazen bunların hepsi bir günde oluyor ve ben artık kendimi uçurumdan aşağıya bırakıyorum. Kimi zaman patlıyorum sınıfta, bir öğrenciyi kurban ediyorum. Kimi zaman kendim basıp gidiyorum, sanki gidebilecek uzak bir yerim varmış gibi. Akşam olup eve dönme zamanı gelince zaten ne şikayet edecek halim oluyor ne de birileriyle durumu konuşup, dert yanacak gücüm. Sürüne sürüne eve gidiyorum, bir gün daha başarısız bir öğretmen olduğum, bir gün daha öğrencilere matematiği sevdiremediğim, bir gün daha bir öğrencinin bile kalbine giremediğim için, üzülerek, tasalanarak.

Bazen bölüm odasında sıkça duyduğum cümleler beliriyor kafamda, “çok takma kafana, başka okullar daha kötü, daha fena da olabilirdi…”. Hiçbirisi gerçek anlamda çözüm kaynağı olamayacak ama anı kurtaracak dost tesellileri bunlar. Ne takmamayı becerebiliyorum ne de başka okulların bundan daha kötü olduğuna inanmanın bana ne faydası olacağını anlayabiliyorum. Günler bu “aşağılanmış olmak” ve “bir işe yaramıyor olmak” düşüncelerinin kafamın içinde estirdiği kara bulutlarla geçiyor. Ben her sabah okula yine umutla gidiyorum, her gün yine umutlarım kırılıyor öğrenciler ve yöneticiler tarafından, ve nihayetinde eve yine aynı ruh haletiyle dönüyorum. Bazen de kendimi suçluyorum beklentilerimin çokluğu nedeniyle. Ben sadece matematik öğretmek istiyorum, öğrenciler matematiği sevsinler, matematiğe aşık olsunlar, matematiği hayatlarının farklı safhalarında kullanabilsinler istiyorum. İlk geldiğim zamanlarda çocuklara şiiri, edebiyatı, felsefeyi sevdireyim diye bir hayalim de vardı. Artık o da kalmadı. Matematik dillerin en güzeli, en eksiksizi, en şiirsel olanıdır. Matematiğin dilini sevemeyen, en azından bu dile karşı saygı duymayı öğrenemeyen bir insan ne felsefeye saygı duyabilir ne edebiyata ne de şiire.

Bugün yine okulda abuk subuk olaylar gerçekleştiği için yazıya böyle başlamak zorunda kaldım. Yoksa biraz daha ciddi, biraz daha derli toplu şeyler yazmaktı amacım. Akşamları eve gelince kafamı toparlamam birkaç saatimi alıyor. Sırf bu yüzden artık her sabah gazeteyi alıp, akşama kadar okumamayı düşünüyorum. Akşam eve gelince, gazeteyi açıp ülkemin gittikçe zavallılaşan halini görüp, kendi küçük dertlerimi unutabiliyorum. Başkalarının acılarını kendime merhem yapmak ne kadar doğru bir harekettir bilemem ama en azından akşamları kurtarıyor. Uykum gelene kadar kitap okuyabiliyorum ya da ders çalışabiliyorum. (UoL istemediğim halde bana bir şans daha verdi dolayısıyla nisan ayında yine “Contingencies” sınavına gireceğim. Bu defa geçmem gerekiyor. Bu da bulduğum her boş vakitte finans matematiğine, uzun hayat sigortası hesaplarına dalacağım demektir.)

Yalnız, bulduğum bu geçici çare maalesef gücünü gece karanlıklarında yitiriyor. Tıpkı gece yarısından sonra balkabağına dönüşen at arabası gibi, benim başka sorunları öne alarak ihmal ettiğim gerçek sorunlar, geceleri rüyalarda ya da saatlerce yatakta dönüp durmalarda kendisini gösteriyor. Geçenlerde rüyamda dersteydim. Hangi sınıftı ya da ne anlatıyordum hatırlamıyorum ama ders sırasında yine böyle tuhaf bir muhabbete dalıyoruz. Sonra gözlerim kararıyor ve sınıfın ortasında bayılıyorum. Arka sıralardan bir çığlık duyuyorum ve uyanıyorum. Saat sabahın üçü. Sonrasında zaten uyuyamıyorum. Bir battaniyeye sarılıp, çalışma odama gidiyorum. Sabaha kadar karşı yoldan geçen tek tük arabalara bakıyorum. Sabah olunca da okula gidiyorum.

Sanırım aynı günün akşamında bir başka tuhaf hadise olmuştu. O gün proje yapan iki öğrenciye ders anlatmak ve sonrasında da ödev yapan öğrencilere yardım etmek için yurda gitmiştim. Akşam 9:30 civarı eve dönerken, metroya çıkışına yakın bir yerde genç bir çocuk durdurdu beni. Üzerindeki kıyafetlerden lise öğrencisi olduğu belliydi. “Abi bakar mısınız?” dedi nazik bir dille. Ben de “Buyur” dedim. “Buradan otostop çeksem arabalar durur mu, biliyor musunuz?” diye sordu.  Ben çocuğa baktım, yola baktım. Biraz da afalladım açıkçası. Kafamın içi zaten folloş bir halde, bir de insana rüyadaymış hissi veren bir olay. “Dururlar herhalde. Sen öğrenciye benziyorsun.” Çocuk bana baktı, tatmin olmamış gibiydi yanıtımdan. “Yarım saattir bekliyorum. Durmadılar.” dedi. Üşümüştü belli, elleri ceplerindeydi. Rüzgar acımasızca içine işliyordu insanın. “Nereye gidiyorsun?” dedim. Kafasıyla bir tarafı gösterir gibi yaptı. “Sanayi mahallesine” dedi. Kafasının gösterdiği yön doğruydu ama beklediği yol yanlıştı. “Burada arabalar dursalar bile onların Sanayi mahallesine gitme olasılıklar düşük. Bence sen şuradaki anayola çık, karşıya geç, oradan çek otostopu.” dedim. Çocuk yüzüme baktı, “Tamam abi, sorun değil. Burada da dururlar” dedi. Ben de “İyi sen bilirsin, ama dikkatli ol. Başına bir şey gelmesin” deyip ayrıldım oradan.

Metro durağından aşağıya döndüm, yokuş aşağıya yürümeye başladım. Beş dakika kadar yürümüştüm ki benim jeton düştü. “Lan, Allah belanı versin senin, Ali” dedim kendi kendime. Çocuğun belli ki parası kalmamıştı ve minibüs parası isteyemediği için yoldan geçenlerle otostop muhabbeti yapıyordu. Beni kaz kafam da bunu anlayıp, çocuğa bir 2 TL vereceğine, işe yaramaz tavsiyelerde bulundu, belki de çocuğu daha çok çileden çıkardı. Yürüdüğüm yolun ortasında durdum, geriye doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Çocuk az önce gördüğüm yerde yoktu. Bir ihtimal, belki benim tavsiyeme uyup anayola girmiştir dedim ve anayola baktım ama orada da yoktu. Belki bir araba durmuştu belki de benim kadar duyarsız olmayan birisi çocuğa minibüs parası verip, çocuğu göndermişti. Bana da yine aynı iğrenç yenilmişlik hissiyle eve dönmek kalmıştı. Yol boyunca düşündüm tabii, neydi beni bu kadar duyarsız hale getiren. Tayland’dayken ya da 

Vietnam’dayken etrafımdaki insanları daha sık görür ve kollardım, başkalarına yardım etmeye daha çok vaktim ve halim olurdu. Şimdilerde her şey kendime dönmüş durumda. Okuldayken çok az vaktim oluyor durmaya ve düşünmeye. Okuldan eve gidince de yığılıyorum bir yana, ağır bir patates çuvalı gibi. Yalnız bu yığılmanın asıl nedeni çok çalışmak ya da çok yorulmak değil. Psikolojik olarak kendimi bir şey yapmış, bir işe yaramış hissedemediğim için yığılıyorum ben. Bir “hamster” gibi içinde bulunduğu dev çemberi döndüren ve bunu, çemberde koşmanın gereksizliğine inanarak yapan bir köle gibi hissediyorum. Bürokrasinin kıskaçlarından ziyade (bu fazlasıyla Kafka olurdu), egoların kıskaçları tutuyor ellerimden, ayaklarımdan. Kazanamayacağım bir savaşı vermek korkutmuyor beni, savaşmama izin verilmemesi ya da savaşmanın sevdiklerime zarar vereceği düşüncesi yıpratıyor. Basit bir örnek vereyim içinde bulunduğum “absurd” durumun içler acıtan halini.

Sınıflarda saat olmaması beni çok rahatsız eden bir şey. Dönem başından beri hep bir saatin eksikliğini hissediyorum. Öğrencilerin karşısında kol saatime bakmak pek hoş bir davranış olmuyor çünkü öğrencilere “Bak, öğretmen de sıkıldı, bitse de gitsek diye zırt-pırt saatine bakıyor.” dedirtmek iyi bir şey değil. Bir sınıf saatinin gerekliliği en çok da sınav zamanlarında ayyuka çıkıyor. Sınav devam ederken öğrenciler ikide bir saati soruyorlar, sınavın yirminci dakikasından sonra iki-üç dakikada bir kaç dakika kaldı deyip sınav ortamındaki sessizliği bozuyorlar. Ben de böyle bir şey olmasın, hem öğretmenler hem de öğrenciler için güçlü bir referans kaynağı olsunlar diye sınıflara, okulun saatiyle senkronize olmuş, saatler konulmasını teklif ettim. Aşağıya bu teklifi yaptığım e-posta iletisini geçiyorum:

Sayın ……,

Bu okulda çalışmaya başladığımdan beri benim için -bence okul için de- büyük bir eksiklik olarak gördüğüm duvar saatleri konusundan söz etmek istiyorum. Ne sınıflarda ne bölüm odalarında ne de bilumum toplantı mekanlarında insanlara zamanı hatırlatan büyük duvar saatleri var okulumuzda. Bu durum, pek çok zaman, referans almakta bizleri zorluyor. Derse geç giren öğrenciye en büyük dersi duvarda sessiz şahitliğiyle haykıran saat verebilir, sınav sırasında ikide bir kaç dakika kaldığını soran ve sınav atmosferinin bozan öğrenciye de aynı saat yanıt verebilir. İşe geç gelen öğretmenden, işten erken çıkan görevliye kadar her şey/ herkes iyi bir şekilde senkronize edilmiş saatler aracılığıyla uyarılabilir. Saatler sadece zamanı göstermez, zamanı kontrol eder, parçalara böler, onu yönetir. 

Sizden ricam, en azından sizin yetki ve etki alanınızdaki yerlere büyük saatler koymanız -her bir sınıfa birer tane, bölüm odalarına birer tane, geniş toplantı odalarına en az bir tane- ve bu saatlerin doğru zamanı gösterdiğini sürekli kontrol edebilen basit bir yönetimsel mekanizmayı harekete geçirmeniz. Okulda pek çok sorun vardır ve tabii ki basit mekanik aletlerle bu sorunlar çözülemez. Yalnız, zamanı doğru kullanamayan inanların yaşadığı bir toplumda / kurumda sorunların bitmeyeceği de ayrı bir gerçektir. Bu konuda kafa yormuş yazarlarımızdan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitütüsü" romanında bir alıntıyla bitireyim iletiyi.

Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütünheyecanlarını paylaşan,yahut masasının üstünde gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber olup bittisiyle yaşayan saat ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamağa ve düşünmeye alışır.."

İyi çalışmalar ve bol güneşli günler,

Ali

 Tabii ki böyle bir iletiye yanıt geleceğini beklemiyordum. En azından iletinin muhatabı olan kişi bana “Siz kim oluyorsunuz da bana mesleğimi öğretiyorsunuz, haddini bil” demedi. Yapılmayan bir şey değil sonuçta. Belki de sırf bunun için kendimle gurur duymalıyım. Yalnız, iletiyi göndermemden yaklaşık 20 saat sonra, bu yöneticiyle okulun bahçesinde rastlaştık. Selamlaştık, el sıkıştık. Bana iletimden dolayı teşekkür etti ve isteğimin neden gerçekleştirilemeyeceğini kendince gerekçelerle izah etti. Ona göre, bu daha önce farklı okullarda denenmişti ama öğrenciler duvardaki saat yüzünden derse odaklanamamışlardı. Ayrıca okuldaki sınıfların ortalama oda sıcaklıkları farklı olacağı için saatlerin aynı hızda çalışacaklarını garanti etmek imkansızdı. Bu durumda bize gereken birer atom saatiydi ama onlar da çok pahalıydı.

Böylesine saçma bir argüman karşısında ben karşı-argüman geliştirmeyi bile düşünmedim. Güldüm, geçtim. Daha önce çalıştığım okullarda duvarlarda saat olurdu ama hiçbir sorun yaşanmazdı. Türkiye’deki çocukların saate karşı dayanılmaz bir zaafları mı var? Saat zamanı gösteren bir araçtır ve insan bir süre sonra onun varlığına alışır, olur olmaz vakitlerde başını çevirip saate bakmaz. Hadi, böyle bir zaaf var ve çocuklar saate bakıp saniyeleri sayacaklar. Bu sınıflardaki hocaların hiç mi iradesi yok çocukları bunu yapmaktan caydıracak? İkinci bahanenin bilimsel yönden saçma olduğunu anlatmaya hiç gerek yok sanırım. Bir kere okuldaki sınıf sıcaklıkları birbirlerinden çok farklı değil. İkincisi de sıcaklığın pil üzerindeki etkisi ne olursa olsun, pil bitmeye yüz tutmadan zaten saat yavaşlamaz. Öyle olsaydı, duvarlardaki saatlerimiz sürekli bir hızda yavaşlamaya başlarlardı. Oysa öyle olmuyor. Sadece pil iyice zayıflayınca, yani bitmeye ramak kalınca saat yavaşlıyor ve kısa bir süre sonra da duruyor. Pilin doluluk derecesine göre olsaydı, dünyadaki tüm saatler geri kalırlardı. Gerçi bu yönetici, bölüm odalarına ve toplantı odalarına saat koydurmaya çalışacağını söyledi ama henüz bu konuda da bir icraat göremediğim için bir şey diyemeyeceğim. Açıkçası hiç umudum yok. Beklentiler içine girip, kendimi yormak istemiyorum.

Buna benzer bir başka olay daha oldu geçtiğimiz günlerde. İnsan kaynaklarına bir ileti gönderdim. Dedim ki “Benimle yapılan mülakattan sonra bana iş teklifi yapan kişiler, bir maaş çizelgesinden bahsetmişler ve o çizelgeye göre bana x TL maaş önerebileceklerini söylemişlerdi. Bu adı geçen çizelgeyi görmem mümkün mü? Ayrıca, e-sigorta kayıtlarında benim brüt maaşım olduğundan az gözüküyor. Bir hata mı var yoksa ben mi yanlış bir beklenti içerisindeyim.” Tabii ki yazdığım ileti bundan daha uzundu ama kısaca –ve gayet nazik bir dille- bunları sordum. İK bana bir gün sonra yanıt verdi. Şu anda çok meşgul olduklarını ve en kısa zamanda bana döneceklerini yazdılar. Bu yanıtın üzerinden neredeyse 10 gün geçti ama henüz ikinci bir yanıt yok. Tatmin edici bir yanıt beklemiyorum zaten. Hatta umudumu neredeyse yitirdim. Yukarıdaki saat muhabbetini açmasaydım, büyük bir olasılıkla aklıma bile gelmezdi İK olayı. Lojmanlar konusunda şeffaf olmayı beceremeyen okuldan maaşlar konusunda şeffaf olmasını bekleme ya da en azından bu konuda adil olduklarını kanıtlamalarını talep etmek, bu ülkeye bile bol gelen bir demokrasi beklentisi olurdu. Bu yüzden çok kasmaya gerek yok. İçimde yine o ses, “takma kafaya” diyor. Kafaya takmıyorum ama nasıl oluyorsa yazıyorum…

Bazen kendime şunu da söylemiyor değilim. Belki de bu sıkıntıların çoğu koşamadığım için oluyordur. Brian “Running is art of suffering.” derdi. Belki de koşarak yeteri kadar acı çekemediğim ve sonucunda kafamı boşaltamadığım için böylesine “kimsenin kafaya takmadığı” ufak tefek sorunları kafaya takıyorum. Bir koşabilsem, bir kendime gelebilsem! İstanbul maratonundan beri 1 km bile koşmadım. Korkuyorum, sağ dizimdeki ağrı geri gelecek diye. Maraton günü defalarca durup, dizime masaj yapmak zorunda kalmıştım. Her biri 5-10 saniye süren bu masajlarla 500 metre koşabiliyordum sadece. Sonrasında acı tekrar dayanılmaz hale geliyordu, bir daha duruyordum. İnternete baktım. İki temel neden bulabildim benimkisi gibi (Sağ dizin dışında, dışarıya bakan tarafta. Aslında diz demek bile doğru olmayabilir o bölgeye. Kas ağrısı ama çok şiddetli.) bir ağrı için: Yokuş aşağı koşma ve ısınmadan koşma. Sanırım her ikisini de sıklıkla yaptım ben Türkiye’ye geldiğimden beri. Bu yüzden bir süre –belki 1 hafta daha- ara vermek iyi olur diye düşündüm. Yokuş aşağı koşmamak için de bundan sonra sadece okuldaki futbol sahasının etrafında turlayacağım. Sıkıcı bir koşu oluyor genelde ama yokuş inip, dizimi tamir edilemez bir tahribata sürüklemekten iyidir. Aşağıya maratondan sonra çekildiğim birkaç resimden birisini koyayım. Maraton gününü anlatan bir yazı yazmaya başladım ama bitiremedim. Ne zaman bitirebilirim bilemiyorum. Resim arada kaynamasın -Türkiye'ye geldiğimden beri yaşadığım en güzel gündü. İçinde koşu vardı, acı vardı, boğaz vardı, bitiş çizgisi vardı, aile vardı, yemek vardı-.